Perşembe, Temmuz 03, 2014

Gündelik Didişme: İşçiler müşteri ve hizmet veren olduğunda

Alper Ard



Marx tarihin ana ekseninin sınıf mücadelesi olduğunu söylediğinde gözünün önüne banka veznedarıyla kavga eden emekli memurları getirmiş miydi acaba?

Ya da trafikte birbirine bağıran sürücüleri veya evine hacze gelen icra dairesi memurunun kafasına tuğla fırlatan gecekondu sakinlerini?...

Hepsi de işçi sınıfı mensubu olan bu insanların arasındaki didişmeleri nasıl sınıflandırıyordu acaba Marx?

Bu insanların işçi olduklarından şüpheniz varsa şayet şu kadarını söyleyeyim:

Gözünüzün önüne hemen mavi tulumlu baretli maden işçilerini getirmeyin. Tahminim o ki bu yazının okurları olarak babanızdan size bir banka hissedarlığı, 5 bakkalık bir market zinciri veya ömrünüz boyunca yan gelip yatmanıza izin verecek Avcılar’da 3 adet apartman dairesi miras kalmadıysa, uzaylı olma ihtimaliniz dışında işçi sınıfı mensubusunuz. Günün sonunda emeğinizi birkaç gün veya ay içinde birilerine satmaya başlamazsanız siz de bizim gibi aç kalacaksınız. Sınıfa hoş geldiniz. Rahat hissedebilirsiniz…

Ya da bilemiyorum… rahatsız hissetmelisiniz belki de, zira pek iyi bir durum değil…

Uzun lafın kısası, işçi sınıfı dünyanın en büyük, birbirine en benzemez üyelerden oluşan, en heterojen kulübüdür.

Geçirgen bir sınıftır. Girmesi kolay, çıkması zordur. Bir kapitalist iflas ettiğinde başka bağlantısı da yoksa otomatikman kendisini işçi sınıfının içinde bulur, ama bir işçi hadi ben zengin olacağım dediğinde otomatikman kapitalist olamaz.

Bu yüzden doğası gereği kapısı herkese açıktır.

Üyeleri birbirlerinden genelde pek hoşlanmaz, ama kaderleri birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

Tıpkı X-men üyeleri gibi, tıpkı Lost adası sakinleri gibi, ama birkaç milyar daha fazlası….

Tuhaf gerçek şu ki Marx’ın bahsettiği “sınıf mücadelesi” denen şey, gündelik hayatta bir tarafta işçiler ve ezilenler, diğer tarafta safi kapitalistler arasında olmuyor. Sınıf mücadelesi hemen her zaman ilk etapta bir grup işçi sınıfı mensubunun diğer işçilerle karşı karşıya gelmesiyle vücut buluyor.

Bu işçi-işçiye karşı durumunun ırkçılıktan cinsiyetçiliğe, islamofobiden çapulcu-nefretine, yaşçılık, rekabetçilik vs vs zilyon tane vehçesi var.

Hepsi de sınıfı bölen saçmalıklar. Hepsi de egemenlerin işine geliyor. Hepsini ayrı ayrı konuşabiliriz.
Bu yazıda ise Marksist açıdan üzerinde en az konuşulanından bahsedeyim istiyorum: İşçiler müşteri ve hizmet veren olduğunda aradaki ilişkiyi nereye koyacağımız sorusundan bahsedeyim istiyorum.


Hizmet sektörü denen şey

Hizmet sektörü tarihsel olarak kapitalizmi de önceleyen kökenlere sahiptir. Adı üzerinde hizmet eden bir grup insan ve hizmet edilen bir grup insanın var olduğu bir ilişkiye dayanır. Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda hizmet denen şey yalnızca egemenlere sunulan bir edimdi ve “Müşteri her zaman haklıdır” gibi saçma sözler kaynağını bu egemene hizmet geçmişinden alır. Kapitalizmle beraber ise hizmet eden sınıf, yani işçi sınıfı da, belli koşullarda kendisini başka işçilerden hizmet alırken bulmaya başladı.

Ama kapitalistler aptal değiller ve kendi aralarında birbirlerine sundukları hizmetleri, işçi sınıfına ancak çok katı koşullarda, tek harfi bile değiştirilemeyen sözleşmelerle, fahiş fiyatlarla, ve şikayetleri genelleşmesine izin vermeden absorbe edecek yöntemlerle, sınırlı olarak sunarlar. Bir yandan da kar etmeye devam ederek.

Ve işçi sınıfına mensup müşteriler olarak her zaman bir şekilde insan yerine konulmadığımızı ve açıktan veya dolaylı olarak karşımızdaki dev şirketler tarafından sürekli söğüşlendiğimizi hissederiz ve kendi kendimizi yer bitiririz.

Ve sonunda da genelde karşımızdaki firma yetkilisi çalışandan hıncımızı çıkarırız…


Müşteri olduğunuzda…

Müşteri olduğunuzda karşınızdaki müşteri hizmetleri çalışanını, firma veya mağaza görevlisini patronun bir uzantısı olarak görme yanlışına düşeriz. Karar verici olduklarını düşünürüz, olmadıklarını dile getirdikleri zaman da yalan söylediklerini veya bizi oyaladığını düşünürüz.

Oysa elbette bu yanlış bir fikir. Kapitalizmde işçiler, ne kadar beyaz yakalı oldukları farketmez, işletmelerin karar mekanizmalarının dışındadırlar. Kendilerine işin nasıl örgütleneceği, sermayeden ne kadar paranın müşteri şikayetlerinin cevaplanmasında kullanılacağı, günde kaç saat çalışmayı tercih ettikleri vs sorulmaz.

Çalışanlar bu talepleri çok fazla dile getirdikleri zaman kapının önüne koyulacaklarını bilirler.

Doğru evet, size kazık atılmasından sorumlu insanlar var.

Size bir haksızlık yapıldı.

Fahiş bir fiyat ödediniz veya istediğiniz hizmeti alamıyorsunuz, insan yerine konulmuyorsunuz vb. Bunların hepsi doğru.

Ama size kazığı atan kişi o an orada değil, ortasında büyük bir mermer masa olan bir toplantı odasında televizyon seyrediyor ve bir yandan da aylık bilançoları okuyor. Kendisine patron diyoruz.
Patron mecbur kalmadıkça sizinle asla yüz yüze gelmeyecek. Her zaman pis işlerini yapmak için karşınıza sizinle aynı sınıftan başka bir işçiyi çıkaracak. Kapitalizme karşı adı konulmamış öfkenizi her zaman başka bir sınıfdaşınızdan çıkarmanızı sağlamaya çalışacak.

Bu gibi durumlar için size kendi uyguladığım yöntemi önerebilirim mesela.

Öncelikle karşınızdaki insanın hayatını bir mesai karşılığında emeğini satarak kazanan ve işini kaybettiği zaman yeni bir iş aramak zorunda olan biri, sizinle aynı sınıftan biri olduğunu kendinize hatırlatın. Karşınızda Ali Ağaoğlu veya Vuslat Sabancı olmadığını kendinize hatırlatın.

Bir de diyelim ki illa ki hesap soracaksınız, karşınızdaki firma yetkilisi işçiye avaz avaz bağırmaya karar vermeden önce taraflar arasındaki ilişkinin eşit olduğundan emin olun.

Eğer sizin öfke patlamanıza veya sinik söylenmelerinize karşı aynı tonda cevap vermesi karşınızdaki işçinin kariyerine mal olacaksa veya patronlarından bir yaptırımla sonuçlanacaksa, bu durumda hayır eşitler arası bir konuşma yaşamıyorsunuz. Bunu kendinize hatırlatın. Karşınızdaki çalışanın patronu tarafından rehin alındığını ve elinin kolunun bağlı olduğunu kendinize hatırlatın. Bir insan olduğunu kendinize hatırlatın.


Hizmet veren olduğunuzda...

Peki ya masanın diğer tarafında, hizmet veren iseniz durum nasıl?

Örneğin müşteri hizmetleri temsilcilerini ele alın.

Psikoterapist Arun Vijay Subbarayalu tarafından Hindistan'lı çağrı merkezi çalışanları arasında yapılan araştırmaya göre çalışanlar bakımından da durum müşteriler için olduğundan daha iç açıcı değil. Araştırmaya katılan müşteri hizmetleri çalışanlarının %34'ü kronik anksiyete sorunundan, %23'ü depresyondan ve %49 uyku bozukluğu belirtilerinden şikayetçi.

Mutlu değiller.

Ve çoğu durumda karşılarındaki müşteriye bıkkın, isteksiz, oyalayıcı davranıyorlar. Patronlarının bakışını benimsiyorlar.

Oysa insanlara hizmet etme, sorunlarını çözme, hayatlarını daha yaşanır ve daha kolay kılma anlamına gelecek bir şeyden bahsediyoruz. Normalde insanların zevkle yapmak isteyeceği bir şeyden bahsediyoruz. İnsanların gençliklerinde turist rehberi olma, doktor olma, restoran işletmecisi olma hayalleri kurmasının bir nedeni var. Hepimiz karşımızdaki insanlara kesin faydamızın dokunacağı, bunun karşılığında hak ettiğimiz saygı, takdir ve teşekkürü dolaysız göreceğimiz işlerde çalışmayı arzuluyoruz. İnsanlar herkes tarafından sevilen ve değer gören birer rock yıldızı olmayı hayal ediyorlar ve aramızdaki pek az sosyopat dışında Forbes dergisinin en zenginler listesinde ilk 10’a girmenin hayalini hiçbirimiz kurmuyoruz.

O halde sorun nerede?

Sorun şurada:

Adı kapitalizm olan ekonomik sistemin hüküm sürdüğü bir dünyada emeğini satmak zorunda olan sınıfın mensupları olarak Marx’ın adına yabancılaşma dediği şeye her mesai günü kendimizi yeniden teslim ediyoruz.

Kendi emeğimizden yabancılaşmış olduğumuz için karşımızda bizden hizmet bekleyen şeyin bir şey değil bizim gibi kanlı canlı bir insan olduğu gerçeğinden de yabancılaşmış durumdayızdır.

Karşımızdaki kişiyi bir insan olarak değil nefret ettiğimiz işimizin bir parçası olarak, mesaimizin bir uzantısı olarak görürüz.

İçten içe emeğimizin sonucunun bize aylık bir ücret dışında hiçbir hayrı olmayacak şekilde bizden çalındığını hissederiz. Yaptığımız işe karşı tutumumuz mecburiyet ve nefret etme arasında bir yerdedir.

Eğer bir müşteri hizmetleri çalışanıysanız veya şu ya da bu şekilde karşınızda her ay emek emek kazandığı parayı şu ya da bu hizmet için harcayan öfkeli bir müşteri varsa, kendinize bu kişinin yaptığınız işin bir parçası olmadığını hatırlatın. Karşınızdaki insan işin bir uzantısı değil. Karşınızdaki insan iş değil. Karşınızdaki insan mesai değil.

Tamam mı? Bu tavsiyeler kulağa mantıklı geliyor değil mi? Biraz empatinin kimseye bir zararı yok.


İhtiyacımız olan şey…

Elbette ihtiyacımız olan şey günün sonunda örgütlenme.

Hizmet sektörü çalışanlarının sendikal haklarının sağlandığı durumlarda hizmet kalitesinin tavan yapacağından kimsenin şüphesi olmasın. Müşteri ya da değil, hizmet veren ya da değil tüm sınıfın üst katta mermer masanın başında oturan patronlara karşı birleşmesiyle tüm dünya değişebilir. Büyük laf bunlar ama bir yandan da gerçek.

Unutmayalım ki örgütlenmenin temelinde dayanışma duygusu, dayanışmanın temelinde de empati duygusu var.

Hizmetlerin daha iyi sunulduğu, hiçbir işletmenin bize kazık atamadığı, insana insan olarak değer verildiği, her işyerinde patronların değil çalışanların sözünün geçtiği bir dünya mümkün.

Bu yazı da bu dünyaya armağan olsun diyeyim...



Pazartesi, Ağustos 04, 2008

İyi sanat



İşyerinden Onur'la bir filmi iyi yapan nedir diye konuşuyorduk. Filmin estetiğinin ve teknik gücünün önemli bir etken olduğu konusunda bir görüş birliğine vardıktan sonra genelinde bir hikayeyi iyi yapan nedire geldi soru. Sonra dedik ki sanatı iyi yapan nedir?

Ben "İyi sanat insanı yüceltendir." diye bir cümle kurdum. Sonra az önce söylediğimle arasında pek bir fark varmış gibi bir de ekledim "Sanat eseri insanı yücelttiği oranda değerlidir."

Onur saçma buldu söylediğimi.

"Ne alakası var abi?!"

Sonra beni terslediğine üzülmüş olacak:

"Smoothy içer misin abi?"

"İçerim"

İçtik.

"Bir smoothy de bir sanat eseri değil mikine? ehe ehe.."

Gerçekten üzüldüğünü anlıyorum.

"Evet abi, picasso gibi" diyorum.

Ofise kadar geri yürüyoruz. Hava sıcak. Kaldırım dar. Onur'la ördek gibi arka arkaya yürümek zorundayız. Puşt belediye!

Cuma, Ağustos 01, 2008

Aradan 4 ay geçmiş! Olur öyle şeyler, benden bir açıklama beklemeyin :) Sonuçta entelim ama hayat pek sevimli son bir zamandır, keyfini çıkarmakla meşgulüm. Irmakcan hadi yaz artık birşeyler demiş, hemen yaziyim. Bakın Irmak yeni blog yaptı kendine. Özellike Radikal 2'den takip edebileceğiniz bir polemiği de var Sungur Savran'la. Darbeye karşı sol tutum konusunda "üçüncü yolcu" devrimci abi ablalara nanik çekiyoruz hep beraber.

Cuma, Nisan 04, 2008

Ard geri döner ve şöyle bir bakar....




Vay be neredeyse iki ay olmuş yazmayalı. Blogumun adının neden Tembel Gezegen olduğunu merak ediyordunuz değil mi?!

Peki bunu bir göz kırpma olarak görün şimdilik. Hemen bir döküm sunuyorum son iki aya dair:

Ard M. ile evleniyor. Doğru bir karar. Beklenen mutluluk... Şaka yapmıyorum.

M. ile balayı. Antalya. Şubat. Boş şehir. M. oda servisine bayılıyor.

M. ile ilk ay. Mart. Huzur. Kıkırdamalar. M. Ard'a faturaları neden ödemediğini soruyor.

Nisan. Ard cicimayından sonra bloguyla ilgilenmeye karar veriyor.

Nisan. Ard avucunu yalıyor. İşyerinin bir anda artan temposu Ard'ın cılkını çıkarıyor.

Nisan. Ard "eee yeter ama" diyor.

Nisan. Ard size göz kırpıyor.

Pazar, Şubat 10, 2008

evime internet bağlattım

Farkettiğiniz üzere zırt pırt birşeyler yazıyorum bu akşam. En sonunda ofisin dışında da internete bağlanacak bir yer buldum kendime. Evim! Komşularımdan korsan bağlanmaya çalışmak gittikçe yorucu olmaya başlamıştı. Kendilerine şükranlarımı sunayım buradan.... Hiçbir kötü niyetim yoktu, ben sadece... ben sadece iyi bir insan olmak istedim... (hep bu lafı söylemek istemişimdir)

Cumartesi, Şubat 09, 2008

Callinicos babadan Kenya yorumu

Baba Troçkist Alex Collinicos abimiz Socialist Worker'ın bu haftaki sayısına Kenya'daki Krizin Arkaplanı isimli bir yazı yazmış. Benim Kenya yazımdaki şeyleri söylüyor. Yani medyanın iki tarafı da eşit suçlulukta görmesi, kabile savaşı hadisesini çarpıtması falan. Götüm kalktı yaw, ben neymişim. Nasıl da bilirmişim :)

Şaka maka Kibaki puştu halen meydanda, ve halen Batılı abilerinden güç alarak eşkiyalarını halkın üzerine salmaya devam ediyor. Kara kıtayı bir dünya devrimi kurtarır ancak dersem yukarıdan baktığımı düşünmezsiniz umarım.

Charlie Wilson kim lan?

Charlie Wilson'un Savaşı
Ard Kaç Verdi: 6.1 (o da sıksan)


Gerçi filmin sürpriz bir sonu falan da yok ama sonunu anlatma diyenler okumasın. Ben şahsen kandırıldım. Televizyonda tanıtıldığı kadarıyla Amerikan'ın Taliban'ı nasıl kendi eliyle yarattığına dair liberal eleştirel bir politik komedi izlenimi uyandırıyor idi. Fakat izlenimin sadece tamlananı tutuyor: komedi filmi bu o kadar. Özellikle Phillip S. Hoffman'ın replikleri koparıyor, o kadarını garanti ederim :)))

İlla politik olacak ise sağcı bir film. Amerikanın Irak ve Afganistan'da aldığı darbelerden sonra sendeleyen cumhuriyetçi savaş babalarının Taliban konusunda daha az dil sürçmesi yaşamaları için bir onlara yöneltilmiş bir tavsiye filmi olarak da okunabilir. İşbu babalarımızın Teröre Karşı Savaşları hakkında züppe gazetecinin teki Taliban'ın silahları nereden aldığı hakkında sıkıcı bir soru sorarsa diye, Sovyetlerin Afganistan işgali ve CIA'in Afgan mücahitleri silahlandırma ve eğitme süreci hikayesini nasıl anlatmaları gerektiği hakkında bir hikaye. Tabi ki Taliban ve El Kaide'nin bugünkü silah gücü ve askeri eğitiminde Amerika'nın rolü olmuş olabilir. Ortada bir yanlışlık var ise, bu aktif bir kötülüğün değil, pasif bir ihmalin sonucu. Tabi ki Amerikalıların zamanında işgal edilen bir ulusa silah desteği sağlamaları gerekiyordu. Bugün olsa gene yaparlar. vs. vs. Buraya kadar tamam, bilindik evrensel bürokrat savunması: Vahşet olarak görünen şey aslında sonuçları kontrolden çıkmış bir yanlış anlaşılma, planlanmış kötülük olarak görünen şey sadece talihsiz bir ihmal.

Amenna, fakat filmin mesajı o kadar kolpa ki sonununu aşağı yukarı şöyle bir çıkarımla bağlıyor "Afganistan'da Sovyet işgalinden sonra 1 milyon dolar verip, sevabına bir okul açtırsaydık bugünkü aşırı dinciliğin hiçbiri olmayacaktı." Türkçesi: "Buradan yetkililere sesleniyorum. Eğitim şart!"

ho hoooo

Cuma, Şubat 08, 2008

...

Sabaha yetişmesi gereken başka bir raporla yine karşınızdayım. Kendimi bok gibi hissediyorum. Uyumaaaak istiyorum. Yastık istiyorum. Yastığımı özledim. Aslına bakarsanız şu an yastık fikrine saplanmış durumdayım. Çeşit çeşit yastıklar vardır. Sert yastıklar, yumuşak yastıklar, kalın yastıklar, ince yastıklar, yanlardan basık yastıklar, uzun yastıklar, kırlent de olur, iki kırlent yanyana konur ve üzerine kılıf geçirilir. Yastık kılıflarına da bayılırım, ipek gibi olurlar, çok güzel olurlar............
...

kendimi bok gibi hissediyorum.

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Blogosfer




Adı bu. Şimdiden böyle diyorlar. Blogosfer. Yeni medyanın kimyası ben henüz bu satırları yazarken şekillenmeye devam ediyor. Tüm dünyayı saran 70 milyon blogcu yepyeni bir iletişim şeklini, yepyeni bir okur yazarlığı, yepyeni güçler dengesini temsil ediyor. Bunlar sadece tespit. Bu gidişatın olumlu yönde olduğuna dair herkes aynı fikirde değil. Kimileri yeni yükselen amatörlük kültünün bilinen medyanın altını oymakla birlikte, kendi sonunu da hazırladığını iddia ediyor. Birbirinden ilgisiz, ortaklaşma çabası içinde olmayan, boşluğa yazı yazan 70 milyon geveze kimileri için toplumsal çözülmeyi temsil ediyor. Kalite denen erdemin bu ani dibe vuruşu ortalıkta akıp duran bilgi ve yorumların güvenirliği ve hesap verebilirliği hakkında ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Henüz taşların tam yerine oturmamasının olumlu yönleri de olabilir. Henüz gazetecilik profesörlerinin sevinçle üzerine çökecekleri blogoloji bölümleri yok, henüz başkanlık için yarışılacak blogcular dernekleri yok ve henüz (allaha şükür) kimse blogculuk meslek etiği kuralları gibi şeyler zırvalamıyor. Benim için ise olay şimdilik çoğunlukla deneysel. Bir deney amacıyla buna giriştiğimi sanmıyorum, fakat ucunu sonunu rahatlıkla tahmin edemediğim ve bunun da farkında olduğum bir etkinlikte bulunuyor olmak beni yapılan iş üzerinde daha fazla düşünmeye zorluyor. Yazdıklarım küçük bir okuyucu grubuna hitap ediyor ve bu durumla ilgili bir derdim yok. İnsanın algı sınırlarını zorlayan zebellah sayıda okunmayı bekleyen sayfa olması ve buna hergün yeni yazılar eklenmesi insanı seçici olmaya zorluyor. Saçmalıyor olmam pek muhtemeldir ama belki de tarihte ilk defa insanın kendini ifade potansiyeli, kendisine bildirileni hazmetme potansiyelinin ötesine geçti.

Yazılacak onca tür varken trendin ağırlığı bloglardan yana koymasını nasıl açıklamalıyız? Günlükler bildiğim kadarıyla hiçbir zaman bestseller listelerinin favorileri değildiler. Fakat bir şekilde internet çağında insanların ihtiyacını duyduğu, mumla aradığı, sonunda bulduğu, fakat bir kez arayıp bulduktan, beğenmedikten, eleştirdikten, dövündükten ve bağırıp çağırdıktan sonra tekrar ve tekrar döndüğü yegane sanayi ürünü bloglar olup çıktı. İnsanların köşeli bilgilerle aralarına koydukları bu mesafe bize birşey anlatıyor olabilir mi? Gündelik dile duyulan bu özlem anaakım medyanın bilgi akışı yöntemi ile ilgili bir sorunun varlığına işaret ediyor olabilir mi?

Köşesiz bir dünyada milyonlarca köşe yazarı. Biz, seçilmeden kendini dayatmışlar, Blogosfer Ana’nın önünde saygıyla eğiliyoruz.

Pazartesi, Şubat 04, 2008

mizanpaj çalışmaları

Son günlerde mizanpaj üzerinde değişiklikler yapmaya çalıştığımı farketmişsinizdir. Daha az göz yorsun, daha kolay okunsun istiyorum. Fakat biraz zahmetli bir süreç. Halen devam ediyor. Verdiğim rahatsızlıktan dolayı... bi dakka lan... benim sitem bu! ne özür diliycem... hadi işine arkadaşım hadeee hadeeee.

Hayatın Estetiği

Hayatın bir film estetiğine sahip olması gerektiğine dair yazılar, temenniler gözüme çarpıyor arada sırada. Belki yüzleşilmemiş bir fantezi bu ama haklı bir fantezi aynı zamanda. Estetik görkemle çevrelenmeyi kim istemez ki. Fanteziler bertaraf değil tatmin edilmesi gereken şeylerdir. Ne kadar çocukça, ne kadar sıradışı, ne kadar olanaksız görünürse görünsün her insan beklentilerini gerçekleştirmeyi hakedecek kadar değerlidir.

Fakat her fantezi ancak yüzleşildiği zaman doğru bir eksene oturabilir. “Film gibi yaşamak” doğru bir özlemi yansıtmakla beraber, bu özleme tersinden yaklaşan bir talep. Sıkıcılığı, banalliği, uyuzluğu hayatın içinde yok sayarak, bunların üzerinden atlayarak hayatı bir hikaye formuna sokamazsınız. Estetiği sadece görkemle inşa edemezsiniz. Aksi takdirde sürekli ayna karşısında gülüşünü kontrol eden, her adımını hesaplayarak karizmasını ayakta tutmaya çalışan, gözlerini kısarak arkada bir fon müziği çaldığını hayal eden, daha çok lise çağlarında etkisi altında olduğunuz o zoraki ve eğreti durum estetiğine bel bağlarsınız.

Evet müzik hayata dairdir ama “Music is the soundtrack of our lives.” demek saçmadır. Türkçesi ise saçmalığı daha da belli eder: “Müzik hayatımızın film müziğidir.” Estetik kandan, çamurdan, terden, boktan ve boktanlıktan, tökezlemekten, dil sürçmesinden, göt olmaktan sonra, ve ancak bunların içinden geçerek, “zorunluluğun” içinden geçerek kazanılır. Ve her hikaye bunlarla anlatılır.

Hatta bir tespit yapmama izin verin, nacizane görüşüm, bu aynı zamanda, marksizmin hayata dair algısını anarşizmden, liberalizmden veya kantçılıktan üstün tutan yaklaşım farkı olabilir mi? Belki de.

Tarih devam ediyor, her zaman devam ediyor. Ve tarih elbette bir gün şu an fısıltıyla anlattığı hikayeyi, haklıların hikayesini, tüm görkemiyle anlatacaktır. Bundan şüphe etmiyorum. Fakat tarih soyut birşey değil, bizlerin yaptıklarından oluşuyor. Ve haklıların hikayesi ancak haklılar kazandığı zaman anlatılabilir hale gelir. Estetik ise bu esnada hep bizimledir. Belki fısıltıyla, belki tökezleyerek, belki banallikle. Ama bunun moralinizi bozmasına izin vermeyin. Bütün bunları kahramanın dibe vurduğu filmin orta sahneleri olarak düşünün. Ve sonra bir mısır almaya gidin. Tuvalete falan gidin. Döndüğünüzde ise kendinize şunu sorun:

“Evet... nerede kalmıştık?”

Cumartesi, Şubat 02, 2008

DSİP Konferansı

Son iki gündür DSİP konferansındayım. Parti üyelerinin yanında misafir katılımcılar da burada. Pek güzel geçiyor şimdilik, vatana millete gezegene sınıfa hayırlı olsun. Birkaç görüntü aşağıda. Yorumları sonradan ekleyeceğim. YOLDAŞLAR DİKKAT DİKKAT :)












Mor ve Ötesi'nin bateristi Kerem Kabadayı da, konferansa katılan misafir konuşmacılar arasındaydı. Türban meselesine konu geldiğinde bir söz söyledi çok güldüm. "Hayretlere düştüm" diyor, "Dün televizyonu açtığımda, rektörlerinin peşinde koro halinde koca koca profesörlerin 'Türkiye laik-tir, la-ik ka-la-cak' dediklerini gördüm, hocaları tarafından bahçeye çıkarılan 15 yaşında liseliler gibi!" :)) ho hoo









Cuma, Şubat 01, 2008

Türbanın nesini savunacağız?





Bu sayfada sadece kendi yazılarıma yer vermek gibi bir ısrarım yok. Ama elbette özgün bir içerik sağlamak gibi bir derdim var. Aşağıda sosyalist isçi yazarı, Dur de! sözcüsü dostum Cengiz Alğan’ın yazısı var. Altına aynen imza atacağım bir yazıdır, bu yüzden sesine ortak olmakta yarar gördüm. Aksi görüşlü yazılar olursa da yayınlamak mutluluk verir. Misafir yazarlar her zaman kabulümüzdür. Laf aramızda pek demokratımdır.

Tembel Ard, Tembel Gezegen Haber, İstanbul. Evet söz sende Cengiz...

TÜRBANIN NESİNİ SAVUNACAĞIZ?

Yazan Cengiz Alğan

AKP ve MHP Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerini değiştirerek türban sorununu ‘çözme’ konusunda anlaşmış görünüyor. Varılan uzlaşmaya göre kamuda hizmet alan-hizmet veren ayrımı gözetilerek kriz bir biçimde çözülecek. Örneğin, üniversitelerde ders veren hocalar türban takamayacak ama derse giren, yani hizmeti alan öğrenci bu konuda serbest olacak. Yıllardır üniversite kapılarında süründürülen, inancından dolayı Kemalist ideolojinin dışladığı türbanlı kadınlar açısından olumlu bir gelişme bu. Ancak hem yetersiz hem de ikiyüzlüce bir uygulamaya benziyor.

Öncelikle, neden sadece hizmet alana özgürlük olsun ki? Bu özgürlük tanındıktan sonra, diyelim ki hukuk fakültesini kazanan bir türbanlı kadın, dört yıl boyunca okula girip derslerine devam edebilecek. Peki, mezun olduğunda hâkim ya da savcılık sınavlarını da kazanırsa ne olacak? Ya da siyasal bilgiler fakültesinden başı örtülü olarak mezun olan bir kadın kaymakam olmaya hak kazandığında ne olacak? Hizmet alan olmaktan çıkıp hizmet veren haline gelen başörtülü bir kadın bu durumda inançlarını mı değiştirecek? Elbette hayır.

Siyasal simgeler

CHP ve aynı dili kullanan herkes türbanın siyasi bir simge olduğunu, türbanlıların bunu bir tür üniforma olarak gördüğünü ve kullandığını iddia edip bu zeminden karşı çıkıyor. Türban türbanlıların bir kısmı için elbette siyasi bir simgedir. Ama bunda ne sakınca var? Biz sınırsız siyasal özgürlükten yana değil miyiz? Siyasetin önündeki engellerin kaldırılmasını savunmuyor muyuz? 1980 askeri darbesi sırasında partisi kapatılan Baykal (o zaman genel başkan değildi ama gene CHP’liydi) 1987’de yapılan “siyasi yasaklar kalksın mı?” referandumunda “hayır” oyu mu kullandı yoksa? Siyasal özgürlüklerden yana oy kullandıysa nalıncı keseri gibi hep kendine yontuyor demektir: Siyasi yasaklar bana uygulanınca itiraz ederim, hoşlanmadıklarıma uygulanınca desteklerim!

Sınırsız giyim-kuşam özgürlüğü

Türbana üniforma olduğu gerekçesiyle karşı çıkanlar ikinci bir konuda da sessiz kalıyor. Çocuklara ve gençlere ilk ve orta öğretimde daima üniforma giydirildi. Tutarlı bir özgürlük savunucusu özgürlüklerden yararlanacak kişiler arasında ayrım yapmaz. Giyim-kuşam özgürlüğünü herkes için ve her yer için savunur.

Erdoğan ve Bahçeli’nin uzlaşmaları da bu açıdan hatalı. Türbana kısmi bir özgürlük isterken geri kalan çok geniş yığınlar için (Türkiye’de okula üniformalarla giden yaklaşık 15 milyon insan var) böyle bir özgürlük talebini dile getirmiyorlar. Çünkü bu üniformalar devletin otoriter baskıcılığının, altını çizerek söylüyorum, siyasi simgesidir. Bu siyasi simgeyi korumaktan yanalar. Oysa 15 milyon çocuk ve gence sorsanız içlerinden bir Allahın kulu bile her gün tek tip giysilerle okula gitmek istediğini söylemez.

Bu konuda bir de yıllardır öne sürülen bir gerekçe var: Öğrenciler arasında gelir eşitsizliği var. Eğer herkes aynı üniformayı giymezse bu gelir eşitsizliği açığa çıkar ve yoksul öğrenciler mağdur olur. Bu tam bir kuyruklu yalan. Bir kere, yoksul öğrenciler yeni bir masrafa girerek üniforma almak zorunda kaldıkları için zaten mağdur oluyor. Oysa var olan giysileriyle okula gitseler üniforma parası ceplerinde kalacak. İkincisi, zengin ailelerin çocukları zaten yoksul ailelerin çocuklarıyla aynı okullara gitmiyor. Görece daha zengin çocuklarla aynı okulda okuyan öğrenciler arasındaki eşitsizliğin üzeri ise üniformayla örtülemiyor. Giyilen ayakkabılardan takılan saatlere, kullanılan çantalardan binilen okul servislerine kadar her şey bu eşitsizliği herkesin gözüne gözüne sokuyor. Hatta üniformaların kumaşı ve temizliği (çünkü parası olan bir de yedek üniforma alıyor ve biri kirlenince diğerini giyiyor) bile gelir farkını anlatıyor.

Hal böyleyken en tutarlı özgürlük savunuculuğu “türbana her yerde özgürlük ama aynı zamanda, herkese her yerde özgürlük” gibi bir slogan etrafında şekillenebilir. Geriye kalan her tutum özgürlükleri sadece bir kesim için savunmak anlamına gelir. Bu da ayrımcılığın dik alasıdır.

Salı, Ocak 29, 2008

Gazze...




İsrail Gazze sınırının delinmesinin teröristleri cesaretlendirmesinden endişe ediyor. İsrail'in endişelerini paylaşıyoruz. İşte Gazze-Mısır sınırından birkaç tehlikeli görüntü.




Görgü sıfır...






Şiddet kültürüyle büyüyen Filistinli çocuklar






Molotof kokteyli için benzin sırası






Farzedin burası bir hendek


Daha fazla fotoğraf için Haitham Gabr, Nora Yunus ve Per Björklund'a teşekkürler.


Pazartesi, Ocak 28, 2008

Gazze, TEB, Sosyete!





Hmmm peki. Önce Haberler.

Zigzag yapacağım.

Öncelikle bir saygı duruşu: Gazzeliler İsrail ambargosunu Mısır sınırındaki duvarı patlatarak yardılar. SÜPPEEER BEEA:) Olaylar bu aşamadan sonra ne yöne dönerse dönsün hanımlar beyler, tarihi bir ana tanıklık ediyoruz bundan emin olun. Berlin Duvarı'nın yıkılması kadar tarihi bir an. Son dört gün içinde sınırdan 750.000 Filistinli'nin geçtiği tahmin ediliyor. Bu Rafah şehrinin yarısı demek! Sınırı geçip ne mi yaptılar? Alışveriş yaptılar. Biraz şundan biraz bundan aldılar. Ekmek, süt, buğday, benzin, pil, oto yedek parçası, sargı bezi, şırınga, biraz da coca-cola. Bu bir.



TEB Bank'ın sahibi Nuri Çolakoğlu intihar etti. Bu da iki. Öldürüldüğünü söyleyenler de var. Bu iyi senaryo. Çünkü Murphy yasaları uyarınca dolar milyarderleri, özellikle de banka sahibi olanlar intihar ettikleri zaman, bunu henüz açıklamadıkları iflasları dolayısıyla yaptıkları sonradan ortaya çıkar. Eğer durum buysa global kriz bizi herkesin tahmininden erken vurdu demektir. İşin rengi yakında ortaya çıkar. Ölüm kötü şey, kapitalistler için de. Hey bunu benden bir daha duymazsınız!



Fransız Bankası Societe-Generale'da patlak veren skandal etrafa berbat kokular yayıyor. Bu üç. Bankanın basına verdiği hikaye şu: "eee şey orta büyüklükte bir elemanımız vardı. Kendisine verilen yetkileri çok aşan şekilde borsada bizim paramızla oynadı ve bunu çok da iyi gizledi. Günün sonunda bir de baktık ki herif 7.2 milyar dolarımızı çarçur etmiş."



Bu haberde biraz duralım.

Gizledi?

Ne demek gizledi?

Nasıl gizledi?

Bu büyüklükteki paraların dolaşımdan ve dolayısıyla değer üretim döngüsünden çekilip, bunun da çok iyi gizlenebildiği bir ekonomik sistemde yaşıyoruz. Zenginlikler bir anda yaratılıyor, ve bir anda yok oluyor. Ve sanırım bizden bunu çok normal karşılamamızı bekliyorlar.

Sihir gibi değil mi?

Para şimdi elimde var.

Para şimdi elimde yok.

Ta taaaaa! Taz sihirbazlığı sever.

Götüm!

Tembel Gezegen haber iyi akşamlar diler.



Çarşamba, Ocak 23, 2008

Gece...



Sadece günün bu saatinde de ayakta olmam karşısında saygıyla karışık bir hayret uyandırmak için yazıyorum. Yoksa birşey yaptığım yok, yarın sabaha yetiştirmem gereken bir dosya var fakat ben konsantrasyonumu sayıca fazla dakika önce kaybettim. En iyisi eve gidip yarın sabah erkenden gelmek. M. sorumluluklar tepeme bindiği zaman yapılacak en aptalca şeyi yapma eğiliminde olduğumu söyler. Beni arada sırada doğru tahlil etmesi hoşuma gidiyor. Çoğu zaman beni anlamadığını düşündüğüm zamanlarda bile zayıflıklarımla nazikçe yüzleşmemi sağlıyor. Bunca yıldan sonra beni tam olarak tanıdığını sanmıyorum. Bir insanı tam olarak tanımak gibi bir şey mümkün müdür bundan da emin değilim. Fakat M. ne zaman yara alacağımı ve ne zaman ona ihtiyacım olacağını biliyor. Ve bu kadarı bana yetiyor. Çünkü biliyorum ki aynı şey onun için de geçerli.

Gerçek şu ki çok farklı iki insanız ve M. her zaman "Nasıl bir arada olduğumuzu anlamıyorum" diyor. Bu bizi güldürüyor. Onun taklidini yapıyorum. "Nasıl bir arada olduğumuzu anlamıyorum" diyorum, onun gibi. Yine gülüyor. Tekrar yapmamı istiyor. Ben ise istemiyorum. Çünkü hiçbir taklidi ikinci kez yapamıyorum. Bozulsun istemiyorum. O ısrar ediyor. Onu kıramıyorum, bok gibi bir taklit yapıyorum bu sefer. İlki gibi değil. Ama yine de gülümsüyor. Bu kadarı ona yetiyor.

Yapılacak en aptalca şeyi yaparak eve gidiyorum şimdi.



Salı, Ocak 22, 2008

Resesyon, Artikülasyon, Süspansiyon Beybi









Peki ya bunlar?


Resesyon mu? O da ne? Üç gün öncesine kadar ne olduğunu biliyor muydunuz? Ya da NTV'de her hafta koltuklarına gömülerek ekonomi şöyle iyi böyle süper diyen prof/uzman/ermiş amcalar bir yıl önce böyle bir şey olabileceğini söylüyorlar mıydı?

Lenin's Tomb'un geçen ay yazdığı bir yazıyı elimden geldiğince çevirmeye çalıştım. Kral abimizdir. Öperim:

Bir süredir kredi krizi adı altında garip bir hastalık dolanıyor etrafta. Sisteme dışarıdan gelen bir tehdit, ne boktan kaynaklandığını ise tanrı bilir. Hiçbir yapısal kökü olmadığına, mevzu bahis edilecek hiçbir geçmişi olmadığına, hiçbir öncülü olmadığına, altında yatan küresel sistemin biyolojisi hakkında, nasıl hayatta kaldığı ve nasıl öldüğü hakkında bize anlatacak hiçbir şeyi olmadığına emin olabilirsiniz. Tersine tamamiyle rastlantısal görünüyor, ele avuca sığmaz bir şiddetle bir burada vuruyor, sonra birden dünyanın öbür ucunda tekrar ortaya çıkıyor, dalga dalga güneye yayılıyor, ve sonra kuzeye. Virüs bilimcilerin kendi teorileri var, fakat kimse dinlemiyor. Hastalığın iflah olmaz taşıyıcıları izole edilmiş ve güvenli ilan edilmiş durumda, fakat sadece bir sonraki tatsızlık anına kadar. Vahşi kurban ayıklamalar başlatıldı –ki işçi ve memurların hastalığın kaynağı olmalarından şüphe ediliyor- fakat beyhude. ... Yakında, sevgili erkekler ve kızlar, bayanlar ve de baylar, yaşanan korkunun kaynağı hakkında Pentagon’un kendine has bir teori geliştirmesini bekleyebiliriz. Ve sonra, biyolojik savaş birlikleri Tahran’a veya Şam’a, ya da artık şer güçleri bu illetle su kaynaklarımızı her nerede zehirliyorlarsa işte oraya sevk edilir. … Bu küresel bir çöküş, El Kaide’nin yerel bir bayiinden gelen bir armağan. Bakın görün, dünyanın sonuna ilişkin şaşmaz bir kararlılıkla, kutsal bir vahiy kıvılcımıyla, Beyaz Saray sözcüsü olan bitenden terörizmi sorumlu tutacak. Daha azı olmazdı.

Pazar, Ocak 20, 2008

okuldan atılışım v2



Hundertwasser. Sanatla aramın hiç olmadığını düşündünüz değil mi? hoho ho...

Sevgili Dağlar Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden düşük notlarım yüzünden atıldığımı ilettiğim "game over oldum" yazıma aşağıdaki yorumu yazmış:

"Çalışkan öğrencinin hakkı benim sınıfı geçmem durumunda nasıl yeniyor anlamadım, ama hepimizin birer rakip olarak görülmesiyle alakası olabilir diye düşünüyorum." cumleni saskinlikla okudum. Harbi boyle bir seyi nasil dusunursun aklim almiyo.. ama burdan tartismayalim.. ben Istanbul'a gelince arayim da bi bulusalim ya..orda konusuruz :)

Dağlarcım her ne kadar tartışmayı buradan götürmek istemediğini belirtmiş olsan da, senin yorumunu bahane edip zaten yazmayı düşündüğüm bir şeyi eklememden rahatsız olmazsın umarım. Derslerine çalışan arkadaşlara elbette bok atmıyorum burada, performans farkı kuşkusuz vardır ve insan emeği ödüllendirilmeyi hak eder. Amenna. Fakat her ne sebep altında olursa olsun eğitim politikası anlamında orantısız sonuçlar var ortada. Bir öğrencinin okuldan atılmasına sebebiyet verecek olan şeyler nelerdir? Bir başka öğrenciye cinsel taciz? Bilimsel aşırma? Sebepsiz şiddet? Yoksa düşük sınav notları mı? Benzer gerekçeler mi sence bunlar?

Düşük notları yüzünden yarım dönem sonunda öğrencinin ilişiğini kesme eyleminin öğrenme pratiğine ne gibi bir katkısı olacağını anlamakta zorlanıyorum. Bu yüzden oldukça adaletsiz olduğunu ve tabanındaki daha büyük bir adaletsizliğin bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Durum böyleyken "çalışkan öğrencinin hakkını yememek" gerekçesiyle bana bir ayrıcalık gösterilmemesinin de aslında adil değil, adaletsizlikle yüzleşmekten kaçınmacı bir davranış olduğunu savunmak zorundayım.

Sadece durumun felsefi muadilini göstermek açısından uç bir örnek vereceğim. Nazilerin gaz odalarında tüm Yahudi tutsaklar eşit koşullar altında ölüme gönderilirler. Tutsaklar her gün ölesiye yorucu ağır metal işlerinde çalıştırılırlar ve performansı düşük olanlar derhal gaz odasına gönderilir. Gerçekten de Naziler bu konuda adil davranmakta ve performans değerlendirmesine göre insanların hayat haklarına karar vermektedirler. Fakat Naziler tutsakların performanslarıyla hayatta kalma hakları arasında nasıl bir neden-sonuç ilişkisi kurdukları hususunda tutsakları ikna etmeye ihtiyaç duymazlar. Ellerindeki silahlar gerekli ikna gücünü temsil eder. Bir an için gardiyanlar arasında çok iyi niyetli bir Nazi subayının var olduğunu düşünelim. Kuşkusuz o zaman da bu iyiniyetli subaylardan vardı ve kuşkusuz o zaman da bu iyiniyet osuruk kadar önem taşıyordu. İyiniyetli subayımızın olan biten öldürmeden herhangi bir zevk almadığını ve içten içe bu vahşete karşı olduğunu düşünebiliriz. Fakat günün sonunda iyiniyetli subayı, hayatının bağışlanması için kendisine yalvaran bir tutsağa şunu söylerken duyabiliriz:

"Eğer şimdi seni kurtarırsam, performansı iyi olup da gaz odasına gönderilmemiş tutsaklara karşı haksızlık etmiş olurum. Bu adil olmaz."

Adaletsizliğin eşit dağıtımının adalet olarak algılanması sorunu dediğim şey işte bu.

Eğitim sistemine geri dönecek olursak, harbi ablamız İngiliz blogcu Infinite Thought 02 Ocak tarihli yazısında günümüz öğretim sisteminin açık fikirli öğretmenleri bile ayartıcı birçok önyargıyı beslediğini belirtiyor:

[Öğretmenleri ayartıcı] bir diğer cazibeli önyargı ise öğrencilerde varolduğu varsayılan ‘öğrenmeye karşı isteksizliği' teşhir etmeye duyulan aşırı ve yukarıdan bakan eğilimdir. Buna ‘tembel’ cazibesi diyebiliriz – tabi ki öğrencilerin tek düşündüğü ot içip Playstation oynamak! Bu tür bir eğitim modeli iki entelektüel sınıf olduğunu varsayar: (sürekli) öğrenmek isteyenler (öğretmenin kendisi), ve istemeyenler (çoğu öğrenci, ve genelinde hemen hemen herkes).



Perşembe, Ocak 17, 2008

Yuh! "Dünya Bankası: Öğretmen maaşını düşürün"



Dünya Bankası Türkiye Direktörü Zachau, cari açıktaki riske dikkat çekerek, yüksek faiz dışı fazlanın sürmesi gerektiğini söyledi. Kıdem tazminatlarının azaltılmasını isteyen Zachau, öğretmen maaşlarının OECD standartlarına göre yüksek kaldığını belirtti. haberin devamı...

Şu sıralar pek politik şeyler yazmak istemiyorum. Sanırım çoktan yeterince odun bir görüntü çizdim :) Fakat yukarıdaki gibi haberleri görünce kendime engel olamıyorum özür dilerim.

"Öğretmen maaşını düşürün." Çocukken gözümü korkutmuş binimum gaddar öğretmeni düşününce suratımda pis bir sırıtış oluşuyor. Ama hayır. Dayanışma göstermek lazım, kendimi toparlıyorum :)

Yuh ya adama bak diyesim geliyor. Dünya Bankası normalde daha dolaylı olarak getirir koyar reçeteyi. Fakat bu sefer her zamankinden patavatsızlar. Bütçe açığı var. Ne yapmalı? Hem kıdem tazminatını, hem de öğretmen maaşlarını kesmeli. Kendi bütçesini denkleştiremeyen vatandaş Hrant efendi ülke bütçesindeki açığı cebinden ödemeli.

Kıdem tazminatı, çoğu zaman SSK'lı çalışanların emeklilik ikramiyesi olarak bilinse de, emekliliğinden önce işten çıkarılan çalışanlara da işveren tarafından ödenmek zorunda olan bir meblağ. Kişinin aylık maaşının çalıştığı yıl ile çarpılmasıyla bulunuyor. Fakat bugünkü uygulamada bile pekçok sınırlamayla veriliyor. Örneğin bir yıllık çalışma süresini doldurmayan çalışanlara verilmiyor. Ayrıca her halükarda kıdem tazminatı hesabında aylık maaşınız 2.080. YTL'lik (2008 rakamı) tavanın üstüne çıkamıyor. Yeni düzenlemeyle bu sınırlamaların ne kadar artırılacağını Allah bilir.

Öğretmen maaşları konusunda ise durum farklı değil. Eğitim-Sen'in son yaptığı araştırma öğretmenlerin %74'ünün banka kredisi veya taksit borcu içinde olduğunu, %67'sinin ise henüz bir mülk sahibi olmadığını açığa çıkarmıştı.

Tamam düşündüm, Şefika Koçak dışında kimsenin maaşını düşürmesinler. Gerizekalı kadın cehenneme çevirmişti ilkokul hayatımı....

eeeh tamam tamam onunkini de düşürmesinler.

Pazartesi, Ocak 14, 2008

game over oldum



Ve sonunda tembelliğim meyvelerini vermeye başladı. Bu sefer büyük yumruk yedim. Yarım dönem devam etme ayrıcalığına ermiş olduğum Boğaziçi Üniversitesi felsefe yüksek lisans programından notlarımın düşüklüğü nedeniyle atılıyorum. İyi felsefe yapmak için yeterince çalışkan bulunmadım. Üniversite kuralları gereği, tek bir ders notumun F olması ve dönem ortalamamın 2.5/4'ün altında olması nedeniyle ilişiğim kesiliyor, ve ikinci bir şans verilmiyor. Boğaziçi üniversitesi insan elemeye olan bu eğilimini, yüksek standartlara bağlılıkla açıklıyor. Yıldız öğrenci sistemi benim gibi dalgasında ama mutlu öğrenme tutkunlarını şutlamaktan çekinmiyor. Eğer ortamdaki en iyisi olmak gibi bir niyetim yoksa öğrenme isteğim kuşkuyla karşılanıyor.

Durum bu. Kendimi nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Yanlış birşey yaptığıma inanmalı mıyım? Ya da eksik birşey yaptığıma? Diğer profesörlerden görece daha anlayışlı olan bir doçente bana bu konuda yardım edip edemeyeceğini sordum. Bana daha önceden bir şans verdiğini, fakat bunu yerine getirmediğimi (Geç ödev teslim etmemden bahsediyor) şimdi de çalışkan öğrencilerinin hakkını yiyemeyeceğini, hakkım olan neyse o notu alacağımı söyledi. Çalışkan öğrencinin hakkı benim sınıfı geçmem durumunda nasıl yeniyor anlamadım, ama hepimizin birer rakip olarak görülmesiyle alakası olabilir diye düşünüyorum. Ya da eleme sistemindeki adaletsizliği farketmeyen iyiniyetli liberaller adaleti yüzeysel eşitlikte arıyor olabilir mi? Adaletsizliğin eşit dağıtımını adalet olarak algılıyor olabilirler mi?

İçimden bir ses bir işte çalışmadan tam mesaiyle felsefe yüksek lisansı yapmaya devam edebilecek maddi gücüm olsaydı bu sorunları yaşamayacaktım diyor.

Neyse... toparlıyorum.... İyi tamam öyle olsun! Tembel Ard'ın entellik kariyerini durdurabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz :) Bakarsınız bir gün Ard'ı felsefe bölümünden atan insanlar olarak tarihe geçersiniz! :)) ha ha ha...