Pazartesi, Aralık 31, 2007

Bir Klişe: Neden Yazıyorum?



Uzun bir aradan sonra ancak şimdi bilgisayarın başına oturabildim. Bugün 2007 yılının son günü diye yılbaşının önemi hakkında bir şey yazmamı beklemiyorsunuzdur umarım. Benazir Butto’nun öldürülmesi olayı, Kuzey Irak’da devam eden savaş, “İş olmazsa, aş olmaaaz” diyen Fırat Boru reklamı varken dışarıda, benim gibi harbi delikanlı bir politik gündemcinin yılbaşından bahsetmesi biraz ayıp kaçar. Ama hadi kutlu olsun be!

Şimdi herşeyden önce, önceden verilmiş bir sözü tutmalı, yorumlar bölümünde yazılarıma gelen eleştirilere nazır bir cevap dillendirmeli. Bir soru. Bir klişe. Neden yazıyorum? Blog yazmaya başladığımdan beri şöyle konuşmalar gerçekleşiyor arkadaşlarımla aramda.

Ard: Selam n’aber? Bir blog yazmaya başladım kendime. Google’dan “tembel gezegen” yaz çıkar karşına.

Dost: Tembel gezegen mi, tamam. Blog ne demek?

Ard: İnternet günlüğü gibi bir şey.

Dost: Günlük mü? Neden günlüğünü okumamızı istiyorsun peki?

Ard: Çünkü tam da günlük değil, daha çok şunun bunun hakkındaki düşüncelerim falan.

Dost: İyi de böyle bir şeyi kaç kişi okur ki?

Size yalan söylemeyeceğim, ben okumazdım. Ama bir noktayı açıklığa kavuşturalım. Bu herkese açık bir blog, bu şekilde tasarlandı ve evet herkese ulaşma gibi bir derdi var. Şu anki ziyaretçi sirkülasyonunun İnternet Mahir veya Jena Jameson’un siteleri kadar yüksek olmadığının farkındayım. -Gerçi sanırım hiçbir zaman Jena Jameson’un ratingine ulaşamayacak, ama konumuz bu değil.- Şu an sadece yakın çevremdeki insanların okuduklarını ve sadece kendilerinin blog hakkındaki yorumlarını iletme zahmetine katlandıklarının da farkındayım. Bunun için onlara minnettarım. Eleştirileri benim için çok önemli. –Bok önemli. Lanet olsun neden biriniz de güzel bir şey yazmaz!-

Ama konu bu da değil. Bu blogun yazılmasının temelde iki sebebi var. Birincisi günlük hayata ilişkin geri planda kalmış, gözden kaçan veya kaçırıldığı şüphesi uyandıran küçük ama önemli şeyleri diğer insanlarla paylaşma isteği. Sürekli aynı şeyleri yazdığımı düşünenler ile sürekli yazacak yeni konular arayışı içinde kastırdığım kanaatinde olan arkadaşlarımın üzerinde anlaşacaklarına inandığım nokta budur sanırım. İncik cıncık konuları yok-artık-oha yerlere bağlıyor olmam. Politik bir dünyada yaşıyoruz. Politik olanın kaynağı bende değil yani. Ve dünyamızdaki egemen sistemin kapitalizm olduğu yargısında bulunmak için benim gibi sosyalist olmanız da gerekmiyor sanırım. Ancak kapitalizmin bir kere egemen sistem olduğu kabul edildi mi, bu egemenliğin etkilerinin günlük hayatın “incik cıncık” detaylarına işlemeyeceğini düşünmek ne derece mantıklı?

Bakın bu blogu yazıyorum çünkü kapitalizmin hiçbir zaman sadece kapitalizm olmadığı gibi tuhaf bir inanca sahibim. Özel mülkiyet temelli alt yapı ilişkileri bize asla sadece yol, su, elektrik olarak geri dönmüyor. Sevdiğiniz dizinin son on saniyesi öncesi gözünüze sokulan yirmi dakikalık reklam kuşağı oluyor, Sibel Can’ın dekoltesi oluyor, 19.99 YTL’lik fiyat etiketi oluyor, yanınızda taşımanız gereken iki ayrı cep telefonu oluyor, benzine yüzde yirmi zam gelirken aldığınız yüzde beşlik zam oluyor, size az su içmenizi salık veren çevre bakanı oluyor, Vadaaaaa oluyor, hızlandırılmış tren oluyor, milliyetçilik oluyor, doğa düşmanlığı oluyor, homo-fobi oluyor, ondan da öte savaş oluyor, katliam oluyor.... Ben de kendi hin yöntemlerimle hemen karşıma çıkan ıvır zıvır karın ağrısını bildiğim yegane bağlama oturtuyorum: EVREKA! İŞTE DEVRİM İÇİN BİR NEDEN DAHA!

Blogu yazıyor olmamın ikinci nedeni çok daha bencil bir sebep: çünkü yazmak istiyorum tamam mı! Çünkü entellik hoşuma gidiyor tamam mı! Yazdıkça kafamın içinde uçuşan saçmalıklar dirlik düzen kazanıyor, mantıklı bir dizge haline geliyor ve aktarılabilecek bir bütüne, bir yargıya dönüşüyor. Yazmanın okumak gibi pedagojik bir yanı var. Sizi belli bir ölçüde adam ediyor. Ama siz tabi bunu bir itiraf olarak kabul edin ve sakın okurlara ihtiyacım olmadığı fikrine falan kapılmayın. O kadar da uzun boylu değil yani!

Ben yerel enteliniz, ben sanal devrimciniz, şimdi sokağa iniyorum. Bakın 19 Ocak’ta Hrant Dink anması olacak İstanbul’da, Agos gazetesinin önünde. Siz de gelsenize, eylem sonrası konuşur kahve içeriz. Siz de yazılarımı neden beğenmediğinizi yüzüme söylersiniz! He he... Buluşma detaylarını durde.org adresinden öğrenebilirsiniz.

Söylemeden olmazdı, Ankara’dan İrem hepimizin yeni yılını kutluyor, ve ekliyor:

"2008 herkesi güldürsün!

DEVRİM’e bir yıl daha yakınız ....

sevgiler

başka bir dünya mümkün!"

...Amin İrem'cim, amin :)

Salı, Aralık 25, 2007

Fazıl Say ile Not Sure Farkı

Fazıl Say’ın söyledikleri hakkında yeterince fırtına koptu. Yıldırım Türker’in Say Olayı üzerine yazdığı çok güzel yazının üzerine ekleyebileceğim pek bir şey yok. Yengeç dansı yapıyorum:)(http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=241848)

Say’a birazdan döneceğim. Şimdi tavsiye zamanı! Mike Judge’ın Idiocracy (İdiokrasi ya da Moronokrasi olarak çevrilebilir sanırım) adlı 2005 yapımı filmini seyrettiniz mi? Mutlaka seyredin. Gülmekten yarıldım ben. Ho ho hoooo... Siz yarılmaz iseniz bile beğenebilirsiniz. Konusu itibariyle şöyle: evrim yasaları günümüzde bir noktada tersine dönüyor, ve zeki ve entellektüel kesim bilinçli çocuk sahibi olmak uğruna nesilden nesile sayıca azalıyor, ve bol bol çocuk yapan aptallar beş yüz yıl gibi bir süre sonra sayıca üstünlükleri neticesinde dünyaya egemen oluyor. 2005 yılında askeri bir deney sonucunda dondurulup uyandırılması unutulan oldukça ortalama bir zekaya sahip kahramanımız Joe ise 2505 yılında uyandığında birdenbire kendisini dünyanın en zeki insanı olarak buluyor. Naif bir adam olan Joe koca bir uygarlığın aptallıktan kafayı yediğini görünce şaşırıyor da şaşırıyor. Televizyon koltuğu ile klozet artık her evde bir arada. En çok reyting alan televizyon programının ismi “Ah taşaklarım!”. Senenin blockbuster filminin ismi ise “Göt”. Filmde sadece doksan dakika boyunca osuran bir göt var. Seyirciler her osuruk sesinde kahkahalara boğuluyor. Joe ise dehşete düşüyor! Göt aynı zamanda o senenin en iyi senaryo oskarını alıyor. Dünya içler acısı durumda. Binalar yıkılmasınlar diye birbirlerine bezle bağlanıyor. Kuraklık var çünkü ekinler su yerine powerade türünden bir enerji içeceği ile sulanıyor. Şehrin kulesindeki elektronik saat 12.00’de durmuş ve yıllardır ayarlanmayı bekleyen bir kol saati gibi yanıp sönüyor. Herkes küfürlü konuşuyor, Joe normal İngilizce’yle onlara bir soru yönelttiğinde ‘karı gibi’ konuştuğu için onunla dalga geçiyorlar. Amerikan başkanı dahil kabine üyeleri rap yıldızları gibi giyiniyor ve rap mücheverleri takıyor (iyi de rap neden bir aptallık unsuru şimdi!). Hatta dünya o kadar aptallaşmış ki bilgisayarlar bile bu aptallıktan nasibini alıyor ve Joe’nun ismini yanlış kaydediyor. Joe’nun adı bir anda Not Sure oluyor vs vs...

Tamam. Bir fikriniz oluştu. Filmi neden beğendiğim üzerine saatlerce konuşmak istemiyorum. Her ne kadar baştan sona koca bir şaka olsa da, seçkincilerin elinde süper bir malzemeye dönüşebiliyor Idiocracy. Şimdiden filmi izleyen dostlarım arasında “Benim aklıma gelmişti bu! Bak işte AKP’liler nasıl da ürüyor!” diyenler var. Hatta “Buna 20 yıl önce MSP zamanında başladılar. O kadar yavruladılar ki şu anda iktidardalar.” diyeni de duydum. Tepkimi kaydediniz. Ohaa!

Burada “üreyen”, “yavrulayan” AKP’liler ile kastedilen Tayyip Erdoğan ve onun yat sahibi oğlu değil elbet. Türban takan, ayakkabılarını terlik gibi topuğuna basarak giyen, Calvin Klein yerine gülsuyu sürünen, klasik müzik yerine arabesk dinleyen, estetik duygusu yoksunu, cahil, yoz, komik, suça meğilli, koca bir alt sınıf.

Fazıl Say’ın canını sıkan Türkiye görüntüsüyle az çok örtüşmüyor mu?

Sakin. Bakın, Fazıl Say’ın nerede yaşamak istediğine kim karışabilir. “Halka mal olmuş sanatçı” edebiyatı yapmamalı hiçbir zaman. Bir seçim yapmış, tamam. Ama seçiminin temelinde kaybedilen bir savaş, halka karşı kaybedilen bir savaş olduğunu söylüyorsa orada dur demeli. Fazıl Say bir sanatçının, bir aydının taraf tutması gerektiğini biliyor. Bu ortada. Fakat hangi tarafı tutması gerektiğini belli ki bilmiyor. Bu da malesef ortada.

Şimdi. Sakin kafayla oturup kendi toplumlarında birer dahi sayılan bu iki zatı, Fazıl Say ile Not Sure’u karşılaştırıyorum:

1- Fazıl Say 150 IQ’ya sahiptir, Not Sure 100.

2- Fazıl Say dünyaca ünlü bir müzik dehasıdır, Not Sure kendi halinde bir memurdur.

3- Fazıl Say görkemli bir elfdir, Not Sure sıradan bir hobbittir.

4- Fazıl Say Amerika’nın Afganistan müdehalesini haklı görmektedir. Not Sure Afganistan’ın haritadaki yerini bile bilmemektedir.

5- Fazıl Say ülkenin %70’ini yobaz olarak görür, Not Sure zeka seviyeleri konusunda emin olmamakla beraber herkesi vatandaş olarak görür.

6- Fazıl Say ülkenin %30’unu yanında görür. Not Sure ise bu kadar şanslı değildir. Kendisinin bir saniye yanında olanlar, öbür saniye gaza gelip satabilecek kadar aptaldır.

7- Fazıl Say cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna davet edilmemiştir, Not Sure’un onuruna ABD Başkanı bira partisi düzenlemiştir.

8- Fazıl Say cumhurbaşkanının eşi türbanlı olduğu için ülkeden ayrılmak istemektedir, Not Sure postu deldirme korkusundan.

9- Fazıl Say yobaz gördüklerini küsmekle tehdit eder, Not Sure herhangi birini tehdit edecek kadar zeki değildir.

10- Not Sure kendisini az önce öldürmek isteyen güruhu affedecek kadar naiftir, Fazıl Say dört yıl önce kendisine uygulanan sansürü “asla” unutmamaktadır.

11- Fazıl Say genelkurmayla aynı çizgide konuşmaktadır, Not Sure istemeden de olsa şirket egemenliğini karşısına almaktadır.

12- Fazıl Say “çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak için” mücadele etmektedir, Not Sure çağdaş medeniyetin seviyesi karşısında dehşete düşmektedir, ilerletmek istemektedir.

13- Fazıl Say “laiklik” için mücadele etmektedir, Not Sure kuraklığa çözüm bulmak için.

Pazartesi, Aralık 24, 2007

Kabadayı: Mafyayı kim durdurabilir?

Ömer Vargı’nın son filmi Kabadayı’yı az önce seyrettim. Uzun bir film. İki buçuk saati aşıyor. Allah’tan reklamları seans saatinden önce vermeye başladılar. Feriye sinemasına bundan dolayı şükranlarımı sunuyorum. Bundan birkaç yıl öncesine kadar film öncesi reklamlar bu kadar yüzsüzce uzun değildi diye hatırlıyorum. Hatta şimdi şerefsizler trailer arasına bile reklam koyuyorlar, geç girmeye kalkmayın diye! Ard söylemişti dersiniz, ilk isyan sinema salonlarında kopacak :)

Filmi bir kalemde silmek istemiyorum. Vargı’nın diğer filmleri gibi Kabadayı da belli kaliteyi yakalıyor ve ifade ettiğim tüm çekincelerime rağmen güzel. Özellikle Kenan İmirzalıoğlu süper oynamış gerçekten! Tebrikler ediyorum.

Öte yandan Ömer Vargı’nın Her Şey Çok Güzel Olacak ile başladığı satır arası mafya güzellemeleri artık kabak tadı vermeye başladı. Mafya konulu olmayan filmlerinde bile, ki filmleri güzeldir (bkz İnşaat), hikayeyi hep “Sayın seyirci bu arada mafya diye bir şey var. Her tarafta adamları var dikkat edin. Polis, politikacılar, yargı, hepsi onların elinde.” diye açıyor. Güzel, eline sağlık diyoruz. Diyoruz da, e adam bugün çocuklar bile derin devletin var olduğunu biliyor. Yeni bir derdin var mı bize ileteceğin?

Gördüğüm kadarıyla Vargı ısrarla bize şunu söylüyor: Mafyayla uğraşılmaz abiler beyler, anca ya eliniz iyi silah tutuyorsa teke tek vuruşulur –ki bu durumda arada siz de kahramanca nalları dikersiniz-, ya da işin içinden zekayla (İnşaat), ya da şansla (HŞÇGO) bir şekilde sıyrılınır. Vargı gerçek hayatta reislere haraç vermek zorunda kaldığından mıdır bilinmez, belli ki dünyayı az çok böyle görüyor, ve perdeye yansıttığı bu his de boğucu bir şekilde biz seyircileri etkisi altına alıyor.

Mafyaya karşı eleştiriyle karışık çaresizlik edebiyatının sadece Vargı’ya, ya da sadece Türk sinemasına özgü olduğunu düşünmek saçma olur elbet. (Bu konuda dibe vurmuş gerçek bir işkence seyretmek istiyorsanız Onur Ünlü’nün Polis filmini seyretmelisiniz. İki saatlik bu saçmalığın yıkıntıları arasından sadece Haluk Bilginer’in oyunculuğu sağ çıkabiliyor.) Toplumdaki kötü niyetli insanlarla mücadele edilmesi gerektiğine inanan, ve ufku bu inançla sınırlı olan, her liberal sol sinemacının aşağı yukarı anlatmayı seçtiği hikaye aynı oluyor: Mafyayla tek başına mücadele eden polis, avukat –veya çoğunlukla eski polis:) - suç odaklarının sistemin içinde ne kadar yer ettiğini anladıkça seçenekleri azalır ve birkaç mafya üyesini de haklamayı da unutmadan kendine bir çıkış yolu aramaya başlar. Bakınız the Firm, bakınız the Client. Sonunda da film mutlu sonla bitse bile biz mafyanın asla topyekün ortadan kaldırılamayacağına ilişkin inançla televizyonun başından kalkarız. Bu genelde böyle. Liberal sol sinemacıların anlatmayı seçtikleri hikaye diyorum, çünkü sağcı sinemacılar genelde kötülüğün hiçbir artığının sağ kalmadığı hikayeler sunarlar. Steven Seagal veya Cüneyt Arkın filmlerini düşünün. Hatta geriye hiçbir kötü yürekli kalmadığını göstermek için genelde başkötü en feci şekilde can verir. Pompalı silahla, 100 kilotonluk patlayıcıyla, başı kesilerek vs vs. ölür işte :) Öldürme konusundaki bu saplantıları dışında, örgütlü suçla mücadele hususunda sağcı sinemacıları tuttuğumu söylemeliyim. En azından kötülüğü karşısında savaşılabilir ve ortadan kaldırılabilir bir olgu olarak sunarlar. İnanın bu da birşey! Bizi biz yapan şey bize anlatılan hikayelerse, ki öyledir, o zaman çaresizlik edebiyatını tekrar tekrar dinlemektense Steven Seagal’ın hareketlerini taklit etmeyi tercih ederim!

Soruyu geç de olsa cevaplamak lazım. Mafyayı kim durdurabilir? Tabi ki sadece ve sadece örgütlü işçi sınıfı yapabilir. Ne polisler, ne karizmatik eski polisler, ne de bileği kuvvetli kabadayılar yapamaz bu işi. Devrim anında yığınlar yüzyılların tüm pisliğiyle birlikte elbette mafyayı da dağıtacaktır. Çünkü genel kanının aksine mafya denen şey gücünü hukuksuzluktan değil, hukukun kendisinden, kapitalist hukukun kendisinden alır. Yeni dünya sistemine entegre olmuş bu modern zaman feodal beyleri güçlerini mülkiyet ilişkilerinden, saçma sapan kanıtlı yargılama ilkelerinden –sizin adam öldürdüğünüzü bilmelerinde mahsur yok, kanıtlayamasınlar yeter!-, devletin kirli işleri için taşeron ihtiyacından, insanların kendilerini korumak için sadece polise başvurmak zorunda olmalarından ve bunun gibi bir sürü sınıfsal düzenekten alır. Bunların hiçbirinin olmadığı yerde, mafya da çözülür. Sınıf mücadelesinin doruğa çıktığı dönemlerde ise egemen sınıf, TÜSİAD üyesi veya ülkücü mafya, kendi arasındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakır ve yığınların yükselişine karşı birlikte mücadele eder, çıkarlarının ortak olduğunu fazlasıyla belli ederler. Kaybettiklerinde ise mafya da aynen nanay olur. Tarih bunun örnekleriyle dolu dostlar! Ekim Devrimi’nde de böyle oldu, sonu boka sarsa da Küba Devrimi’nde de! Oh yeah bebek!

Tanrım yine çok konuştum.... Çok pardon çok pardon.

(grafik: Boran Güney)

Pazar, Aralık 23, 2007

CNN Türk'den örnek gazetecilik

http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp?PID=319&haberID=413741
CNN Türk yine sevenlerini haksız çıkarmadı.
Barzani: "Sorun Kürt Halkıyla İlgili" dedi türünden bir başlık atmışlar.
Bu sitenin editörünün televizyondaki muadili kadar liberal görünme derdi olmadığını zaten biliyoruz. Ama bu kadarı da gerçekten komik. Haberin içeriğine bakarsanız attıkları başlıkla alakası yok. Fakat sorunun Kürt halkından kaynaklandığını ima edecek, dil sürçmesi ve yanlış anlama kisveleri de dahil, hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar! Oldu olacak "Barzani: Sorun Kürtler dedi" yazsalarmış :)

Yükseklerden korkunuz yoksa bekleriz

Modern zamanın köleliği her zaman kendisini sevimsiz göstermiyor tabi. Yandaki resim Michael Dashow'a ait. Dashow açıkca bu Gucci takımlı zatların ne dediğini tercüme etmiş: kölelik, kölelik ve yine kölelik! Düşünün bir sizi en iyi okullarda okuttuklarını söylüyorlar, bir sürü yeteneğiniz olmasını bekliyorlar, ingilizce konuşun, mümkünse new york aksanı kullanın, bilgisayarı kullanın, sürekli işletim sisteminizi güncelleyin, sürekli gazete okuyun, ekonomiyi yakından takip edin, lider ruhlu olun vs vs bok püsür.... Ve bütün bunların hepsi de sizin kişisel gelişiminiz için değil, sadece daha hızlı koşan bir yarış atı, daha fazla süt veren bir inek, kendiniz gibi tavşanların avlanmasına daha fazla hizmet eden bir avcı yardımcısı olmanız için.
Beyaz yakalılar her geçen gün işçi sınıfının daha büyük bir kısmını oluşturuyorlar. Bilgisayar programcıları, banka çalışanları, sigorta veznedarları, ücretli avukatlar, muhasebeciler, belediye çalışanları, kamu personeli, kısaca tulum yerine patronlarıyla aynı kıyafetleri giyen koca bir emek kitlesi gittikçe büyüyor. Bu kesimi orta-sınıf sananlarsa çok yanılıyor. Yeri gelmişken orta-sınıf teriminin marksist analizde yeri nedir oldum olası anlamamışımdır? Hatam varsa biri beni düzeltsin, ama sırf diğer bir kısım işçiden görece daha yüksek ücretler aldığımız için, bir anda nasıl küçük burjuva sayılmamız gerektiğini anlayamıyorum. Gerçi küçük burjuva olsam sanırım daha mutlu olurdum. Kimbilir belki o zaman geç saatlere kadar çalıştığım günlerde elime daha fazla para geçerdi, o zaman sağlık sigortamın dişçilik ve psikiyatri hizmetlerini kapsamaması canımı sıkmazdı. Tak basardım parayı. Hatta ulaşım masraflarımı kuruşu kuruşuna hesaplamak zorunda kalmazdım, her yere istediğim zaman taksiyle gidecek param olurdu. -Bu arada taksileri çok severim!-

Yolunuz düşerse bir ara finans-kapitalin kalbinin attığı şu yüksek plazaların bulunduğu muhitleri bir gezin, 4. Levent, Maslak falan.... Dikkatinizi çekecektir hiçbirinin açık penceresi yoktur. Çünkü hiçbirinin "açılabilir" penceresi yoktur. Mimarisi en başta böyle düşünülmüştür. Bu tür binalar koca bir metal kutu olarak inşa edilir. Hatta öyle ki, hiçbirinin çatısına helikopter pisti için çıkanların dışında kimsenin çıkmasına izin verilmez. Eğer binanın güvenlik görevlileri ile bir ahbaplık kurabilirseniz size birkaç sigaradan sonra bunun nedeninin 11 Eylül'den sonra artan güvenlik standartları falan olduğunu söyleyecektir. 11 Eylül'den sonra? Götümün kenarı!... Size neden korktuklarını söyleyeyim. Patronlar dışarıdakilerden olduğu kadar, içeridekilerden de, kendi çalışanlarından da korkuyorlar. Onları o kadar yoğun bir stres altında çalıştırıyorlar ki, intihar etmeye kalkmalarını istemiyorlar. Hayata önem verdiklerinden değil elbet, başlarının ağrımasını istemedikleri için.

Gerçekten de kapitalizmin cazibe merkezi yapmaya çalıştığı bu yapıların (İş Bankası'nın plaza resimli iş ilanını hatırlayın: Yükseklerden korkunuz yoksa bekliyoruz!) aynı zamanda sürekli depresyon simgelerine dönüşüyor olması, 20. yüzyılın en acılı şakalarından biri.
Ama bütün bunlar değişecek tabi :)
Güzel günler göreceğiz çocuklar.
Gökdelenlerin tepesinde bungee-jumping yapacağız çocuklar!

Bayram trafiğinden nefret ediyorum!

Günlük burada başlıyor. Gecenin yarısı, uzun bir yolculuktan sonra tekrar İstanbul’dayım. Bayram dönüşü trafiği diye bir konsept sadece bizde mi var diye merak ediyorum? New Yorklular veya Parisliler’in böyle bir problemi var mı gerçekten? Topluca şehirden ayrılıp aynı gün geri dönme ayini. Gerçi hemen söyleyeyim, “Biz Türkler...” diye başlayan alay cümlelerinden nefret ederim. Çeşitli varyasyonlarını elbet duymuşsunuzdur: Biz Türkler adam olmayız, Elalem aya gider, biz Türkler bindiğimiz uçağa nazar boncuğu takarız, vs vs. Yüzeyde kendiyle dalga geçebilme bilgeliği taşıyor gibi görünse de, aslında bariz olarak sınıfsal bir horgörme ve kendini “biz” olarak tanımlanan grubun dışında tutma ifadesidir bence. Kaldı ki siz bu lafı söylemeye başlayıp bitirene kadar, dünyanın yüz ayrı yerinde sizin gibi düşünen bireyler de aynı narayı çoktan atmış olurlar. “Biz Arjantinliler sopayla dövsen akıllanmayız.”, “Biz Pakistanlılar sopayla dövdün mü akıllanırız.”, “Biz Senegalliler...”, “Biz Ukraynalılar...” gider de gider. Neyse konuyu dağıttım. (Biz Türkler dağıtırız!) Hayır, benim sorduğum soru basitçe ecnebi memlekette çok sık bulunmamış olmamdan kaynaklanıyor: İstanbul, Ankara ve İzmir’de olduğu gibi dünyanın diğer ülkelerinde de şehirler birkaç gün içinde tatil vesilesiyle dolup boşalıyor mu acaba bunu merak ettim? İnanın ki cahilliğimden soruyorum. Eğer bu konuda bilgisi olan varsa birşeyler gönderebilir, yayınlarım hemen. Benim bir bilgim yok, ama adı bayram, tatil ya da ayin herneyse işte paketlenip turizm canavarının hizmetine sunulmasının sadece Türkiye’de olacağına inanmak güç. Size ilginç gelir mi bilmem ama Ankara’dan gelirken yolda Karayolları Genel Müdürlüğü’nün her tarafta koca koca astığı afişleri gördüm: “Bayram dolayısıyla yollar ve köprüler ücretsizdir, hayırlı olsun.” Hmmm, yüzlerce hizmet arasından neden yollar ve köprüler bedava acaba?
Öküz altında buzağı aramıyorum. Komplo teorilerinden de nefret ederim, ama bu afişleri görür görmez gözlerimin önünde bilmemne golf klubünde bilmen kaçıncı kez kaçırdığı atışının ardından canı sıkılan ulaştırma bakanı ve hemen yanında bakana dert yanan turizmciler federasyonu başkanı (veya ona benzer sıfatlı biri) canlandı. Başkan:
Çok güzel bir atış sayın bakan. Sizi tebrik ederim. Tebrik demişken gelecek Kurban Bayramınızı da tebrik ederim. Kurban Bayramı demişken, biliyorsunuz bu sene Kurban Bayramı Aralık ayına denk geldi. Çok talihsiz bir durum, kış ortasında müşteri çekmek için ne yapabiliriz diye düşünüyorduk arkadaşlarla. Bakan:
Otelleri bayram süresince ücretsiz yapabilirsiniz mesela? Başkan:
.... (yanındakine) Sayın bakana su getirin.
Ha haaa. Ne alakası var diyeceksiniz? Haklısınız. Ama şimdi uykum var, sonra anlatırım. Masalcı dede gibiyim ha haaa. ho ho ho :)

Ben Kimim?

Bu soru beni hep güldürür. Dinleyin, Adam Sandler’ın oynadığı Anger Management adlı bir film vardır- Türkçeye “Öfke Denetimi” gibi bir adla çevrilmesi gerekirken, “Asabiyim Ben” adıyla çevrilmişti. Tanrım, kapitalistler sinema filmlerinin isimlerini bile götlerinden uydurarak çevirme hakkını kendilerinde görüyorlar! İşte devrim için bir gerekçe daha!- Seyredenler bilirler, Dave (Sandler) anlık patlayan öfkesini dizginlemek için bir psikiyatristin grup terapisine katılır. Dave’in sinirbozucu psikiyatristini oynayan Jack Nicholson, kutsal soruyu hastasına hemen sorar.



DR: Evet Dave. Bize kendinden bahset. Kimsin sen?

Dave: (yavaşça) Pekala. Ben... ünlü bir evcil hayvan ürünleri firmasında müdür yardımcısıyım...

DR: Dave bize ne yaptığından bahsetmeni istemiyorum. Bize kim olduğundan bahset.

Dave: (halen yavaş) ... Ha tamam... Ben oldukça iyihuylu bir adamımdır.... Arasıra tenis oynamayı severim...

DR: Hobilerinden de bahsetmene gerek yok Dave. Çok basit: Sadece kim olduğunu anlat.

Dave: (Kafası karışık) Şey ben... Belki siz bana iyi bir cevabın nasıl olacağına dair örnek verebilirsiniz. Sizin cevabınız ne olurdu?

DR: Sana kim olduğunu bizim mi söylememizi bekliyorsun?

(gülüşmeler, Dave hariç)

Dave: Hayır sadece... (baştan alır) Ben... uysal, yumuşakbaşlı bir adamım. Arada sırada kararsız kaldığım olur ama...

DR: Dave bize karakterini anlatıyorsun. Ben sadece kim olduğunu bilmek istiyorum?

Dave: O zaman ne bok söylememi bekliyorsun!?!

DR: .... Kalsın Dave. Sanırım artık bir fikrimiz var.

Evet işte böyle. Size İstanbul’da yaşadığımı, 2007 yılı itibariyle yirmibeş yaşında olduğumu, tembelin teki olduğumu, Guy Ritchie filmlerini sevdiğimi ve sonra DSİP üyesi olduğumu, devrimci bir marksist olduğumu ve hayatıma giren her konuda politik olarak söyleyecek bir çift lafım olduğunu söyleyeceğim. Bazılarınız da bunun “kim olduğum” sorusunun cevabı olmadığını düşünecek. Çünkü sanata, sinemaya, FRP’ye, müziğe, felsefeye, bilime, ekonomiye vs. politikanın asla “bulaşmaması” gerektiğini, ve bütün bunların birbirinden apayrı şeyler olduğunu düşünüyor olacaklar. Ama Dave gibi ben de, kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, yukarıdakilerin hepsine referans yapmadan size kim olduğumu anlatamam. Her seferinde politik görüşümü özenle ayıklamaya çalışarak, “bulaştırmamaya” kasarak size sevdiğim bir espriye neden katıla katıla güldüğümü, neden bazı insan davranışlarını domuzluk olarak gördüğümü veya neden bazı durumlarda yusuf yusuf olup tabanları yağladığımı açıklayamam. Bu böyle.

Şimdi kim olduğum hakkında az da olsa bir fikriniz var sanırım. Eğer bu azıcık tanışıklık karşısında gardınızı indirebileceğinizi düşünüyorsanız o zaman günlüğümde anlattıklarım belki ilginizi çekebilir. Eğer ikna olmadınız ise, en güzel kısmına şimdi geliyoruz: E banane!