Pazar, Ocak 20, 2008

okuldan atılışım v2



Hundertwasser. Sanatla aramın hiç olmadığını düşündünüz değil mi? hoho ho...

Sevgili Dağlar Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden düşük notlarım yüzünden atıldığımı ilettiğim "game over oldum" yazıma aşağıdaki yorumu yazmış:

"Çalışkan öğrencinin hakkı benim sınıfı geçmem durumunda nasıl yeniyor anlamadım, ama hepimizin birer rakip olarak görülmesiyle alakası olabilir diye düşünüyorum." cumleni saskinlikla okudum. Harbi boyle bir seyi nasil dusunursun aklim almiyo.. ama burdan tartismayalim.. ben Istanbul'a gelince arayim da bi bulusalim ya..orda konusuruz :)

Dağlarcım her ne kadar tartışmayı buradan götürmek istemediğini belirtmiş olsan da, senin yorumunu bahane edip zaten yazmayı düşündüğüm bir şeyi eklememden rahatsız olmazsın umarım. Derslerine çalışan arkadaşlara elbette bok atmıyorum burada, performans farkı kuşkusuz vardır ve insan emeği ödüllendirilmeyi hak eder. Amenna. Fakat her ne sebep altında olursa olsun eğitim politikası anlamında orantısız sonuçlar var ortada. Bir öğrencinin okuldan atılmasına sebebiyet verecek olan şeyler nelerdir? Bir başka öğrenciye cinsel taciz? Bilimsel aşırma? Sebepsiz şiddet? Yoksa düşük sınav notları mı? Benzer gerekçeler mi sence bunlar?

Düşük notları yüzünden yarım dönem sonunda öğrencinin ilişiğini kesme eyleminin öğrenme pratiğine ne gibi bir katkısı olacağını anlamakta zorlanıyorum. Bu yüzden oldukça adaletsiz olduğunu ve tabanındaki daha büyük bir adaletsizliğin bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Durum böyleyken "çalışkan öğrencinin hakkını yememek" gerekçesiyle bana bir ayrıcalık gösterilmemesinin de aslında adil değil, adaletsizlikle yüzleşmekten kaçınmacı bir davranış olduğunu savunmak zorundayım.

Sadece durumun felsefi muadilini göstermek açısından uç bir örnek vereceğim. Nazilerin gaz odalarında tüm Yahudi tutsaklar eşit koşullar altında ölüme gönderilirler. Tutsaklar her gün ölesiye yorucu ağır metal işlerinde çalıştırılırlar ve performansı düşük olanlar derhal gaz odasına gönderilir. Gerçekten de Naziler bu konuda adil davranmakta ve performans değerlendirmesine göre insanların hayat haklarına karar vermektedirler. Fakat Naziler tutsakların performanslarıyla hayatta kalma hakları arasında nasıl bir neden-sonuç ilişkisi kurdukları hususunda tutsakları ikna etmeye ihtiyaç duymazlar. Ellerindeki silahlar gerekli ikna gücünü temsil eder. Bir an için gardiyanlar arasında çok iyi niyetli bir Nazi subayının var olduğunu düşünelim. Kuşkusuz o zaman da bu iyiniyetli subaylardan vardı ve kuşkusuz o zaman da bu iyiniyet osuruk kadar önem taşıyordu. İyiniyetli subayımızın olan biten öldürmeden herhangi bir zevk almadığını ve içten içe bu vahşete karşı olduğunu düşünebiliriz. Fakat günün sonunda iyiniyetli subayı, hayatının bağışlanması için kendisine yalvaran bir tutsağa şunu söylerken duyabiliriz:

"Eğer şimdi seni kurtarırsam, performansı iyi olup da gaz odasına gönderilmemiş tutsaklara karşı haksızlık etmiş olurum. Bu adil olmaz."

Adaletsizliğin eşit dağıtımının adalet olarak algılanması sorunu dediğim şey işte bu.

Eğitim sistemine geri dönecek olursak, harbi ablamız İngiliz blogcu Infinite Thought 02 Ocak tarihli yazısında günümüz öğretim sisteminin açık fikirli öğretmenleri bile ayartıcı birçok önyargıyı beslediğini belirtiyor:

[Öğretmenleri ayartıcı] bir diğer cazibeli önyargı ise öğrencilerde varolduğu varsayılan ‘öğrenmeye karşı isteksizliği' teşhir etmeye duyulan aşırı ve yukarıdan bakan eğilimdir. Buna ‘tembel’ cazibesi diyebiliriz – tabi ki öğrencilerin tek düşündüğü ot içip Playstation oynamak! Bu tür bir eğitim modeli iki entelektüel sınıf olduğunu varsayar: (sürekli) öğrenmek isteyenler (öğretmenin kendisi), ve istemeyenler (çoğu öğrenci, ve genelinde hemen hemen herkes).



Hiç yorum yok: