Pazar, Şubat 10, 2008

evime internet bağlattım

Farkettiğiniz üzere zırt pırt birşeyler yazıyorum bu akşam. En sonunda ofisin dışında da internete bağlanacak bir yer buldum kendime. Evim! Komşularımdan korsan bağlanmaya çalışmak gittikçe yorucu olmaya başlamıştı. Kendilerine şükranlarımı sunayım buradan.... Hiçbir kötü niyetim yoktu, ben sadece... ben sadece iyi bir insan olmak istedim... (hep bu lafı söylemek istemişimdir)

Cumartesi, Şubat 09, 2008

Callinicos babadan Kenya yorumu

Baba Troçkist Alex Collinicos abimiz Socialist Worker'ın bu haftaki sayısına Kenya'daki Krizin Arkaplanı isimli bir yazı yazmış. Benim Kenya yazımdaki şeyleri söylüyor. Yani medyanın iki tarafı da eşit suçlulukta görmesi, kabile savaşı hadisesini çarpıtması falan. Götüm kalktı yaw, ben neymişim. Nasıl da bilirmişim :)

Şaka maka Kibaki puştu halen meydanda, ve halen Batılı abilerinden güç alarak eşkiyalarını halkın üzerine salmaya devam ediyor. Kara kıtayı bir dünya devrimi kurtarır ancak dersem yukarıdan baktığımı düşünmezsiniz umarım.

Charlie Wilson kim lan?

Charlie Wilson'un Savaşı
Ard Kaç Verdi: 6.1 (o da sıksan)


Gerçi filmin sürpriz bir sonu falan da yok ama sonunu anlatma diyenler okumasın. Ben şahsen kandırıldım. Televizyonda tanıtıldığı kadarıyla Amerikan'ın Taliban'ı nasıl kendi eliyle yarattığına dair liberal eleştirel bir politik komedi izlenimi uyandırıyor idi. Fakat izlenimin sadece tamlananı tutuyor: komedi filmi bu o kadar. Özellikle Phillip S. Hoffman'ın replikleri koparıyor, o kadarını garanti ederim :)))

İlla politik olacak ise sağcı bir film. Amerikanın Irak ve Afganistan'da aldığı darbelerden sonra sendeleyen cumhuriyetçi savaş babalarının Taliban konusunda daha az dil sürçmesi yaşamaları için bir onlara yöneltilmiş bir tavsiye filmi olarak da okunabilir. İşbu babalarımızın Teröre Karşı Savaşları hakkında züppe gazetecinin teki Taliban'ın silahları nereden aldığı hakkında sıkıcı bir soru sorarsa diye, Sovyetlerin Afganistan işgali ve CIA'in Afgan mücahitleri silahlandırma ve eğitme süreci hikayesini nasıl anlatmaları gerektiği hakkında bir hikaye. Tabi ki Taliban ve El Kaide'nin bugünkü silah gücü ve askeri eğitiminde Amerika'nın rolü olmuş olabilir. Ortada bir yanlışlık var ise, bu aktif bir kötülüğün değil, pasif bir ihmalin sonucu. Tabi ki Amerikalıların zamanında işgal edilen bir ulusa silah desteği sağlamaları gerekiyordu. Bugün olsa gene yaparlar. vs. vs. Buraya kadar tamam, bilindik evrensel bürokrat savunması: Vahşet olarak görünen şey aslında sonuçları kontrolden çıkmış bir yanlış anlaşılma, planlanmış kötülük olarak görünen şey sadece talihsiz bir ihmal.

Amenna, fakat filmin mesajı o kadar kolpa ki sonununu aşağı yukarı şöyle bir çıkarımla bağlıyor "Afganistan'da Sovyet işgalinden sonra 1 milyon dolar verip, sevabına bir okul açtırsaydık bugünkü aşırı dinciliğin hiçbiri olmayacaktı." Türkçesi: "Buradan yetkililere sesleniyorum. Eğitim şart!"

ho hoooo

Cuma, Şubat 08, 2008

...

Sabaha yetişmesi gereken başka bir raporla yine karşınızdayım. Kendimi bok gibi hissediyorum. Uyumaaaak istiyorum. Yastık istiyorum. Yastığımı özledim. Aslına bakarsanız şu an yastık fikrine saplanmış durumdayım. Çeşit çeşit yastıklar vardır. Sert yastıklar, yumuşak yastıklar, kalın yastıklar, ince yastıklar, yanlardan basık yastıklar, uzun yastıklar, kırlent de olur, iki kırlent yanyana konur ve üzerine kılıf geçirilir. Yastık kılıflarına da bayılırım, ipek gibi olurlar, çok güzel olurlar............
...

kendimi bok gibi hissediyorum.

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Blogosfer




Adı bu. Şimdiden böyle diyorlar. Blogosfer. Yeni medyanın kimyası ben henüz bu satırları yazarken şekillenmeye devam ediyor. Tüm dünyayı saran 70 milyon blogcu yepyeni bir iletişim şeklini, yepyeni bir okur yazarlığı, yepyeni güçler dengesini temsil ediyor. Bunlar sadece tespit. Bu gidişatın olumlu yönde olduğuna dair herkes aynı fikirde değil. Kimileri yeni yükselen amatörlük kültünün bilinen medyanın altını oymakla birlikte, kendi sonunu da hazırladığını iddia ediyor. Birbirinden ilgisiz, ortaklaşma çabası içinde olmayan, boşluğa yazı yazan 70 milyon geveze kimileri için toplumsal çözülmeyi temsil ediyor. Kalite denen erdemin bu ani dibe vuruşu ortalıkta akıp duran bilgi ve yorumların güvenirliği ve hesap verebilirliği hakkında ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Henüz taşların tam yerine oturmamasının olumlu yönleri de olabilir. Henüz gazetecilik profesörlerinin sevinçle üzerine çökecekleri blogoloji bölümleri yok, henüz başkanlık için yarışılacak blogcular dernekleri yok ve henüz (allaha şükür) kimse blogculuk meslek etiği kuralları gibi şeyler zırvalamıyor. Benim için ise olay şimdilik çoğunlukla deneysel. Bir deney amacıyla buna giriştiğimi sanmıyorum, fakat ucunu sonunu rahatlıkla tahmin edemediğim ve bunun da farkında olduğum bir etkinlikte bulunuyor olmak beni yapılan iş üzerinde daha fazla düşünmeye zorluyor. Yazdıklarım küçük bir okuyucu grubuna hitap ediyor ve bu durumla ilgili bir derdim yok. İnsanın algı sınırlarını zorlayan zebellah sayıda okunmayı bekleyen sayfa olması ve buna hergün yeni yazılar eklenmesi insanı seçici olmaya zorluyor. Saçmalıyor olmam pek muhtemeldir ama belki de tarihte ilk defa insanın kendini ifade potansiyeli, kendisine bildirileni hazmetme potansiyelinin ötesine geçti.

Yazılacak onca tür varken trendin ağırlığı bloglardan yana koymasını nasıl açıklamalıyız? Günlükler bildiğim kadarıyla hiçbir zaman bestseller listelerinin favorileri değildiler. Fakat bir şekilde internet çağında insanların ihtiyacını duyduğu, mumla aradığı, sonunda bulduğu, fakat bir kez arayıp bulduktan, beğenmedikten, eleştirdikten, dövündükten ve bağırıp çağırdıktan sonra tekrar ve tekrar döndüğü yegane sanayi ürünü bloglar olup çıktı. İnsanların köşeli bilgilerle aralarına koydukları bu mesafe bize birşey anlatıyor olabilir mi? Gündelik dile duyulan bu özlem anaakım medyanın bilgi akışı yöntemi ile ilgili bir sorunun varlığına işaret ediyor olabilir mi?

Köşesiz bir dünyada milyonlarca köşe yazarı. Biz, seçilmeden kendini dayatmışlar, Blogosfer Ana’nın önünde saygıyla eğiliyoruz.

Pazartesi, Şubat 04, 2008

mizanpaj çalışmaları

Son günlerde mizanpaj üzerinde değişiklikler yapmaya çalıştığımı farketmişsinizdir. Daha az göz yorsun, daha kolay okunsun istiyorum. Fakat biraz zahmetli bir süreç. Halen devam ediyor. Verdiğim rahatsızlıktan dolayı... bi dakka lan... benim sitem bu! ne özür diliycem... hadi işine arkadaşım hadeee hadeeee.

Hayatın Estetiği

Hayatın bir film estetiğine sahip olması gerektiğine dair yazılar, temenniler gözüme çarpıyor arada sırada. Belki yüzleşilmemiş bir fantezi bu ama haklı bir fantezi aynı zamanda. Estetik görkemle çevrelenmeyi kim istemez ki. Fanteziler bertaraf değil tatmin edilmesi gereken şeylerdir. Ne kadar çocukça, ne kadar sıradışı, ne kadar olanaksız görünürse görünsün her insan beklentilerini gerçekleştirmeyi hakedecek kadar değerlidir.

Fakat her fantezi ancak yüzleşildiği zaman doğru bir eksene oturabilir. “Film gibi yaşamak” doğru bir özlemi yansıtmakla beraber, bu özleme tersinden yaklaşan bir talep. Sıkıcılığı, banalliği, uyuzluğu hayatın içinde yok sayarak, bunların üzerinden atlayarak hayatı bir hikaye formuna sokamazsınız. Estetiği sadece görkemle inşa edemezsiniz. Aksi takdirde sürekli ayna karşısında gülüşünü kontrol eden, her adımını hesaplayarak karizmasını ayakta tutmaya çalışan, gözlerini kısarak arkada bir fon müziği çaldığını hayal eden, daha çok lise çağlarında etkisi altında olduğunuz o zoraki ve eğreti durum estetiğine bel bağlarsınız.

Evet müzik hayata dairdir ama “Music is the soundtrack of our lives.” demek saçmadır. Türkçesi ise saçmalığı daha da belli eder: “Müzik hayatımızın film müziğidir.” Estetik kandan, çamurdan, terden, boktan ve boktanlıktan, tökezlemekten, dil sürçmesinden, göt olmaktan sonra, ve ancak bunların içinden geçerek, “zorunluluğun” içinden geçerek kazanılır. Ve her hikaye bunlarla anlatılır.

Hatta bir tespit yapmama izin verin, nacizane görüşüm, bu aynı zamanda, marksizmin hayata dair algısını anarşizmden, liberalizmden veya kantçılıktan üstün tutan yaklaşım farkı olabilir mi? Belki de.

Tarih devam ediyor, her zaman devam ediyor. Ve tarih elbette bir gün şu an fısıltıyla anlattığı hikayeyi, haklıların hikayesini, tüm görkemiyle anlatacaktır. Bundan şüphe etmiyorum. Fakat tarih soyut birşey değil, bizlerin yaptıklarından oluşuyor. Ve haklıların hikayesi ancak haklılar kazandığı zaman anlatılabilir hale gelir. Estetik ise bu esnada hep bizimledir. Belki fısıltıyla, belki tökezleyerek, belki banallikle. Ama bunun moralinizi bozmasına izin vermeyin. Bütün bunları kahramanın dibe vurduğu filmin orta sahneleri olarak düşünün. Ve sonra bir mısır almaya gidin. Tuvalete falan gidin. Döndüğünüzde ise kendinize şunu sorun:

“Evet... nerede kalmıştık?”

Cumartesi, Şubat 02, 2008

DSİP Konferansı

Son iki gündür DSİP konferansındayım. Parti üyelerinin yanında misafir katılımcılar da burada. Pek güzel geçiyor şimdilik, vatana millete gezegene sınıfa hayırlı olsun. Birkaç görüntü aşağıda. Yorumları sonradan ekleyeceğim. YOLDAŞLAR DİKKAT DİKKAT :)












Mor ve Ötesi'nin bateristi Kerem Kabadayı da, konferansa katılan misafir konuşmacılar arasındaydı. Türban meselesine konu geldiğinde bir söz söyledi çok güldüm. "Hayretlere düştüm" diyor, "Dün televizyonu açtığımda, rektörlerinin peşinde koro halinde koca koca profesörlerin 'Türkiye laik-tir, la-ik ka-la-cak' dediklerini gördüm, hocaları tarafından bahçeye çıkarılan 15 yaşında liseliler gibi!" :)) ho hoo









Cuma, Şubat 01, 2008

Türbanın nesini savunacağız?





Bu sayfada sadece kendi yazılarıma yer vermek gibi bir ısrarım yok. Ama elbette özgün bir içerik sağlamak gibi bir derdim var. Aşağıda sosyalist isçi yazarı, Dur de! sözcüsü dostum Cengiz Alğan’ın yazısı var. Altına aynen imza atacağım bir yazıdır, bu yüzden sesine ortak olmakta yarar gördüm. Aksi görüşlü yazılar olursa da yayınlamak mutluluk verir. Misafir yazarlar her zaman kabulümüzdür. Laf aramızda pek demokratımdır.

Tembel Ard, Tembel Gezegen Haber, İstanbul. Evet söz sende Cengiz...

TÜRBANIN NESİNİ SAVUNACAĞIZ?

Yazan Cengiz Alğan

AKP ve MHP Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerini değiştirerek türban sorununu ‘çözme’ konusunda anlaşmış görünüyor. Varılan uzlaşmaya göre kamuda hizmet alan-hizmet veren ayrımı gözetilerek kriz bir biçimde çözülecek. Örneğin, üniversitelerde ders veren hocalar türban takamayacak ama derse giren, yani hizmeti alan öğrenci bu konuda serbest olacak. Yıllardır üniversite kapılarında süründürülen, inancından dolayı Kemalist ideolojinin dışladığı türbanlı kadınlar açısından olumlu bir gelişme bu. Ancak hem yetersiz hem de ikiyüzlüce bir uygulamaya benziyor.

Öncelikle, neden sadece hizmet alana özgürlük olsun ki? Bu özgürlük tanındıktan sonra, diyelim ki hukuk fakültesini kazanan bir türbanlı kadın, dört yıl boyunca okula girip derslerine devam edebilecek. Peki, mezun olduğunda hâkim ya da savcılık sınavlarını da kazanırsa ne olacak? Ya da siyasal bilgiler fakültesinden başı örtülü olarak mezun olan bir kadın kaymakam olmaya hak kazandığında ne olacak? Hizmet alan olmaktan çıkıp hizmet veren haline gelen başörtülü bir kadın bu durumda inançlarını mı değiştirecek? Elbette hayır.

Siyasal simgeler

CHP ve aynı dili kullanan herkes türbanın siyasi bir simge olduğunu, türbanlıların bunu bir tür üniforma olarak gördüğünü ve kullandığını iddia edip bu zeminden karşı çıkıyor. Türban türbanlıların bir kısmı için elbette siyasi bir simgedir. Ama bunda ne sakınca var? Biz sınırsız siyasal özgürlükten yana değil miyiz? Siyasetin önündeki engellerin kaldırılmasını savunmuyor muyuz? 1980 askeri darbesi sırasında partisi kapatılan Baykal (o zaman genel başkan değildi ama gene CHP’liydi) 1987’de yapılan “siyasi yasaklar kalksın mı?” referandumunda “hayır” oyu mu kullandı yoksa? Siyasal özgürlüklerden yana oy kullandıysa nalıncı keseri gibi hep kendine yontuyor demektir: Siyasi yasaklar bana uygulanınca itiraz ederim, hoşlanmadıklarıma uygulanınca desteklerim!

Sınırsız giyim-kuşam özgürlüğü

Türbana üniforma olduğu gerekçesiyle karşı çıkanlar ikinci bir konuda da sessiz kalıyor. Çocuklara ve gençlere ilk ve orta öğretimde daima üniforma giydirildi. Tutarlı bir özgürlük savunucusu özgürlüklerden yararlanacak kişiler arasında ayrım yapmaz. Giyim-kuşam özgürlüğünü herkes için ve her yer için savunur.

Erdoğan ve Bahçeli’nin uzlaşmaları da bu açıdan hatalı. Türbana kısmi bir özgürlük isterken geri kalan çok geniş yığınlar için (Türkiye’de okula üniformalarla giden yaklaşık 15 milyon insan var) böyle bir özgürlük talebini dile getirmiyorlar. Çünkü bu üniformalar devletin otoriter baskıcılığının, altını çizerek söylüyorum, siyasi simgesidir. Bu siyasi simgeyi korumaktan yanalar. Oysa 15 milyon çocuk ve gence sorsanız içlerinden bir Allahın kulu bile her gün tek tip giysilerle okula gitmek istediğini söylemez.

Bu konuda bir de yıllardır öne sürülen bir gerekçe var: Öğrenciler arasında gelir eşitsizliği var. Eğer herkes aynı üniformayı giymezse bu gelir eşitsizliği açığa çıkar ve yoksul öğrenciler mağdur olur. Bu tam bir kuyruklu yalan. Bir kere, yoksul öğrenciler yeni bir masrafa girerek üniforma almak zorunda kaldıkları için zaten mağdur oluyor. Oysa var olan giysileriyle okula gitseler üniforma parası ceplerinde kalacak. İkincisi, zengin ailelerin çocukları zaten yoksul ailelerin çocuklarıyla aynı okullara gitmiyor. Görece daha zengin çocuklarla aynı okulda okuyan öğrenciler arasındaki eşitsizliğin üzeri ise üniformayla örtülemiyor. Giyilen ayakkabılardan takılan saatlere, kullanılan çantalardan binilen okul servislerine kadar her şey bu eşitsizliği herkesin gözüne gözüne sokuyor. Hatta üniformaların kumaşı ve temizliği (çünkü parası olan bir de yedek üniforma alıyor ve biri kirlenince diğerini giyiyor) bile gelir farkını anlatıyor.

Hal böyleyken en tutarlı özgürlük savunuculuğu “türbana her yerde özgürlük ama aynı zamanda, herkese her yerde özgürlük” gibi bir slogan etrafında şekillenebilir. Geriye kalan her tutum özgürlükleri sadece bir kesim için savunmak anlamına gelir. Bu da ayrımcılığın dik alasıdır.